Hakan Esmer’in son dönem resimlerine baktığımızda gördüğümüz ya da hiç görmediğimiz; var olan ya da hiç var olmamış peyzajlarla karşılaşırız. Nereden geldiği ya da neresi olduğu belli olmayan bu soyut peyzajların “hiç” ten doğmuş olması ve ölçülemez niteliğini sanatçının düşünsel özgürlüğünün gizi veya yaratıcılığının yeni yeni varoluş şekli olarak söyleyebiliriz. Tespit ettiğimiz bu durumda, belirsiz coğrafyalar üzerinde birbirine bağlı olarak değişim geçiren mevsimlerin ve kurgusal zamanın açıkça görüldüğü soyut imgeler zincirinin birbiriyle oluşturduğu tinsel ilişki ile karşılaşırız.

Sanatçının yüzey üzerinde oluşturduğu bu “iz” lerin, nesnelerin betimlenmesi ya da verili gerçekliklerle ilişki kurmadan gelişip tuval üzerinde varlık göstermesi bir iç deney gibi görülebilir. Yüzeyi bölen veya yüzey üzerinde kütlesel etki yaratan çizgilerin fiziksel ve tarihsel zamandan çok imgesel zamana ait izler bırakması, bilinçaltı süreçlerin dışavurumu olarak düşünülebilir. Her ne kadar sanatçının bilinçaltı aktarımı olarak açıkladığımız bu durum yaşanılan sürece ait bir oluşumu bize dikte etmiş gibi görünse de yapıtların içinde var olan zamanın, izleyici ile kurduğu ilişki, sınırsız ve yaşanılan hayata dahil olarak varlık göstermektedir.

Resimlerde varlık gösteren imgelerin karşıtlık, özdeşlik ilkesine bağlı ve aynı zamanda şiirselliği olan imgeler olduğu ortadadır. Bir çeşit “renk alanı resmi” olarak ortaya çıkan yapıtların ışıkla kurduğu boşluk-doluluk ilişkisi içinde tüm yüzeyi dolduran pentürün, bildiğimiz dünyaya ait her şey ya da hiç bir şey olduğunu net bir şekilde söyleyebiliriz. Bu yüzdende yapıtları izleyen herkes kendi yaşamsallığı üzerinden yapıtlarla ilişkiye geçerek, kendine göre anlamlar çıkartabilir ve duygusal olan bu yapı, büyük ölçüde çizgi, renk, ışık, leke vb gibi elemanları nesnel gerçekliğin belirlenmiş kodlarından kurtarmaktadır.

“Tin”in tuvallere yüklenmiş olan duygulanımsal durumuna baktığımızda algılanması zor bir derinlikle karşılaşırız.  Bu sanatçının yapım sürecinde oluşturduğu gizil gücün etkisinden kaynaklanan bir durumdur ve algılanması oldukça zordur. Yüzeyde gördüğümüz kurgunun alttan gelen, bir birini örten; yarım ya da tam gösteren katmanlardan oluştuğunu söyleyebiliriz. Başka bir anlatımla birçok farklı resmin birbiri üzerine gelerek yeniden varoluşunu, izleyicinin hemen çözümleyememesinin nedeni sanatçının yapıtlarındaki şifreleri gizli tutmasından kaynaklanmasıdır. Tabi ki bu da yapıtları kültürel ve düşünsel bir yapının içinde konumlandırmaktadır.

Hakan Esmer’in resimlere bakan herkes kendini soyutluk alanında görür. Resimler izleyenlere bir şeyler çağrıştırsa da, bu çağrışımlar hakkında hiç kimse net bir şey söyleyemez çünkü bunda, sanatçının kapatarak, boşluk bırakarak, üst üste getirerek, silerek veya tam tersine var ederek ortaya çıkardığı katmanlı yüzeylerin etkisi vardır. Oluşturulan bu katmanlı yüzeylerle elde edilen derinlik aslında sanatçının klasik perspektif dışında oluşturduğu bir durum olarak resimleri hayata bağlayıp, anlamlarını da güçlendirmektedir. Bu da izleyenlere resimle kurdukları ilişki sırasında kabul ediş ya da reddediş özgürlüğü tanımaktan başka bir şey değildir.

Hakan Esmer’in resimlerinde çizgilerin ayrı bir önemi vardır. Çizgiler bazen tek, bazen yoğun olarak yüzeyin tamamını ya da parçalı alanlar üzerinde bir bölümünü kapladığı için, çizginin enerjisinden ve etkisinden bahsedebiliriz. Tüm resimlerde kimi zaman ince fırça, kimi zaman kazınarak elde edilen çizgi, gerek kısa, gerek uzunlukları ile maddeselleşme kulvarından uzak kalarak düşlemsel alanda izleyici ile organik bir ilişkiye girmektedir. Tabiki bu da sanatçının kendine göre oluşturduğu artistik dilin etkisini güçlendiren bir durum olarak karşımıza çıkar.

Her sanat yapıtı onu üreten sanatçının varlık izlerini beraberinde taşır. Sanatçı ürettiği yapıtların içinde ya da dışında görülmeyen varlığıyla izleyici ile ilişki kurar ki Hakan Esmer’in resimlerinde bu durum yani yarattığı varlık izleri oldukça derin ve etki bırakıcı ölçüdedir. Ayrıca bu sanatçının yarattığı soyut imgeler içinde geçerlidir. Resimlerde oluşturulan arka plan, renk armonisine bağlı gelişen derinlik, çizgiler, lekeler, katmanlar dillendiremediğimiz, gizlemeye çalıştığımız, dışa vuramadığımız bir başka söylemle kendi içimizde taşıdığımız duyguların felsefik, şiirsel anlatımı olarak düşünce dünyamız içinde varlık göstererek yaşamla yeni ve pozitif bir ilişki kurmamızı sağlar.

Esmer’in peyzajları bilinenin dışında kendi bireysel görüş ve duygularının dışavurumu olarak görülebilir. Bu onun hazcı estetikle var etmeye çalıştığı, manzaranın kendisidir. İnsana ya da doğaya ait olan ev, ağaç, su, hava, bitki, vs. onun kendi anlatımıyla yeniden var olarak, resme ait bir hale gelir. Bu da onun resme soktuğu, resimsel hale getirdiği doğa-insan ilişkisini, içselleştirerek yeni bir yaratıma soktuğunun en iyi göstergesidir. Bundan da sanatçının sezgisel ve içten bir bakış açısıyla yeni doğa yaratımı içinde olduğunu anlarız ve tüm bunlar diyalektik bir süreç olarak bizleri görmenin ötesinde hissetmeye davet eder.

Zamanı beraberinde taşıyan peyzajlar baktığımızda renklerin ve kompozisyonun kurgulanış biçiminden ayrı ayrı mevsimleri fark ederiz. Oldukça incelikli, rafine bir şekilde üretilen ve birbirlerinin izlerini takip eden peyzaj dizisi bizleri yeni bir gerçekliğin içine sokmaktadır. Burada ki amaç her hangi bir gerçeğin doğrudan anlatımı değil tikel bir kişiliğin ortaya koyduğu evrensel betimlemedir. Canlı renk katmanlarından oluşan, hareketi ve dinginliği içinde taşıyan kurgunun birbiri ile olan ilişkisi ve aynı zamanda tek başına varlık göstermesi izleyiciye “iz” sürerek bütünü algılama imkanı vermektedir.

Bu da sanatçının zamana bıraktığı izden başka bir şey değil.

Denizhan Özer

Kasım 2019, İstanbul