Cart

Cart

Mustafa GÜNEN

Sanatçı hakkındaki ingilizce bilgiler  sayfanın devamındadır.
Information about the artist in English is at the continuation of the page.

1956 yılında Kırşehir’de doğdum. Dünya literatüründe deniz ressamı olarak bilinirim. Dünyanın en önde gelen müzayede evi olan Christie’s’in hem New York hem de Londra merkezlerinde uluslararası deniz resimleri müzayedelerine katıldım. Yine dünyanın en iyi sanat dergisi seçilen ve yaklaşık yüz elli ülkede dağıtımı yapılan International Artist Magazine dergisinde 2008 ve 2016 yıllarında iki defa sekiz sayfalık haber oldum. TC Cumhurbaşkanlığı koleksiyonunda üç adet resmim bulunmaktadır.
BENİM DENİZLERİM
Benim için yoldaki su birikintisi, bardaktaki su ve okyanustaki dev dalgalar aynıdır. Çünkü su hidrodinamik yasalara bağlıdır. Suyun bütün halleri bu yasaya göre şekillenir. Aynı yasa gereği bütün su hareketleri, balansı referans alır. Yaklaşık kırk küsur yıldır gözlem ve incelemeler yaptığım için suyun hidrodinamiği ve balansı konusunda ileri düzeyde görsel bilgiye sahibimdir.

Resimlerimde ışığa çok önem veririm. Kaynağı belirli veya gizemli bir yerden mutlaka ışık aktarırım. Ancak açık denizlerdeki devasa dalgalar kütlesi yoğun olduğu için ışık geçirmezler. Ama ben, yine yasaya ve balansa bağlı kalarak denizdeki ışık ve suyun ışık geçirgenliği konusunda kendimce uygun değişiklikler yaparım. Bazen kendi sahillerimizden de resimler yaparım ama birebir aktarmam. Ayrıca kompozisyonlarımdaki canlı, cansız hiçbir görsel unsurun taslağını önceden tuvale çizmem. Çünkü bölge görselindeki kimi kayalıkları kumsala çevirir, kimi kumsalı da kayalarla bazen de ağaçlarla donatarak kendi yorumumu mutlaka katarım. Dolayısıyla doğrudan boya ile başlarım.

Realist resimlerde teknik, fotografik başarı oranı ile ölçülür. Çünkü tuvaldeki renk ve diğer tüm görsel formlar fotoğraf kuralları ve doğal disiplinin çizdiği sınırlara tabidir. Kısaca sanatçının fırçası özgür değildir. Ancak ben, resimlerimin mümkün olan her yerinde fırçamı özgür bırakırım. Birçok formun içerisindeki renk yapılanmaları adeta gelişigüzel vurulmuş fırça darbeleriymiş izlenimini verir. Yine ne ışık ne de gölge renklerindeki ton aralığı geçişlerinde fotoğraftaki gibi renkleri birbirine yedirmem. Çoğunu bağımsız dokunuşlar şeklinde aktarırım. Bu yüzden benim resimlerime yakından görenler “ Resimlere yakından bakınca karmaşık; geriden bakınca fotoğraf gibi” yorumlarını sıklıkla ifade ederler.

Son olarak, yaptığım resimlere özellikle deniz resimlerine gelince, bizim sahillerimiz de dâhil, yaptığım hiçbir deniz resmini herhangi bir denize bakarak aktarma yapmam. Bundandır ki benim denizlerimin aynısı doğada yoktur. Her bir deniz resmim bir Mustafa Günen denizidir ve dünyada tektir.
MUSTAFA GÜNEN

I was born in Kirsehir, a mid-Anatolian city in 1956. After having suffered from poverty during my childhood, I finished primary school in Ankara. At that age I was highly intrigued by pencil drawing. By the time I finished primary school I had had several picture stories of more than two hundred pages. After primary school I was not able to continue my education due to financial problems and had to quit school.
I am a self-taught artist and I have proven international experiences and recognised reputation worldwide on marine paintings. My paintings are sold in the UK, US and Turkey at numerous exhibitions or in auctions. Sir John Swire, honorary president and life president respectively of John Swire & Sons, has also two of my paintings in his collection, which he bought at an exhibition I held in England in 2006.
In 2008 the worldwide known art magazine “The International Artist” (Feb-March 2008 issue) published an eight-page-article on my art and paintings. Furthermore, one of my paintings was sold in Christie’s Marine painting auction in New York on 3rd December 2008. In 2013, I attended a competition organized by International Artist magazine with a theme, “Seascapes, Rivers & Lakes” and I was one of the artists whose work was published in Feb/ March 2014 issue. :The magazine also gave a full 6-page coverage about my art in its Aug Sep 2016 Issue). In 2014 three of my paintings were bought by the Turkish presidential office and published in its official catalogue.

MY SEAS
The puddle on the road, the water in the glass and the giant waves in the ocean are just the same for me. Because water depends on hydrodynamic laws. All states of water are formed according to this law. The same law imposes all water movements to refer to balance. Since I have been observing and examining for almost forty years, I have advanced visual knowledge about the hydrodynamics and balance of water.
I give great importance to light in my pictures. I definitely transfer light from an open source or a mysterious place. However, as the massive waves in the open seas are dense, they are opaque. But, again, by adhering to the law and balance, I make appropriate changes in terms of light transparency in the sea and the transparency of water. Sometimes I make pictures of our own beaches, but I do not transfer them directly. Also, I do not sketch any live or inanimate visual elements on the canvas beforehand. Because sometimes I transform some rocks in the region visual to a sandy beach, and I definitely add my own interpretation by furnishing beaches with rocks and sometimes trees. So, I start directly with paint.
In realist paintings, the technique is measured by the photographic success rate. Because the color on the canvas and all other visual forms are subject to the boundaries of photography rules and natural discipline. In short, the artist’s brush is not free. However, I liberate my brush wherever possible in my paintings. The color structures in many forms give the impression that they are as if random brush strokes. Again, in the tone range transitions in neither light nor shadow colors, I do not let colors absorb like in the photograph. I transfer most of them as independent touches. Therefore, those who see my pictures closely often say, “When you look closely at the pictures, they are complicated, and when you look from a distance, they are like photographs.”
Finally, as for the paintings I make, especially the sea paintings, I do not transfer any sea paintings on the canvas, including our beaches, by looking at any sea. This is why same of my seas do not exist in nature. Each sea picture of mine is a ‘Mustafa Günen sea’ and it is unique in the world.
MUSTAFA GÜNEN

Katıldığı Sergiler
1997 Valör Art Gallery, Ankara Turkey
1997 Papedland, İstanbul Turkey
1997 Antalya and Mersin’ Collective Exhibitions
1997 Dedeman Art Gallery, Ankara Turkey
1997 İstanbul Devlet Güzel Artlar Gallery, İstanbul Turkey
1998 National Maritime Museum, Maritime painting Competition İstanbul Turkey
1998 Artium Art Gallery auction, İstanbul Turkey
1998 İMKB, İstanbul Turkey
1999 Gallery Selvin, Ankara Turkey
2000 Eylül Art Gallery, İstanbul Turkey
2000 Feshane Sadabat Sarayı Art Gallery, İstanbul Turkey
2000 Odakule (İSO) Art Gallery, İstanbul Turkey
2000 Deniz Ticaret Odası Art Gallery, İstanbul Turkey
2001 Ankara Hilton Hotel, Ankara Turkey
2002 Nevill Art Gallery, Canterbury The UK
2002 Ankara Şehir Kulübü Art Gallery, Ankara Turkey
2003 Tüyap Art Fair, İstanbul Turkey
2004 Artium Art Gallery, İstanbul Turkey
2004 Ankara Hilton Oteli, Ankara Turkey
2005 Artium Art Gallery, İstanbul Turkey
2005 Vakıf Art gallery, İstanbul Turkey
2006 Selvin Art gallery, Ankara Turkey
2006 Nevill Art Gallery, Canterbury U.K
2007 World Fine Art, New York US
2007 Chelsea International Fine Art Competition. New York US
2008 Agora gallery collective exhibition New York US
2008 CHRISTIE’S Maritime art auction at New York US
2009 Vakıf Art Gallery Ankara Atakule Turkey
2009 EkavArt Art Gallery İstanbul Turkey
2009 CHRISTIE’S maritime fineart auction London the UK
2010 Bosphorus Art Fair, İstanbul Turkey
2011 Odakule (İSO) Art Gallery, İstanbul Turkey
2012 Odakule (İSO) Art Gallery, İstanbul Turkey
2017 Fırça Art Gallery, Ankara Turkey
2020 Düsseldorf Boat Show, Maritime Art Exhibits
2020 IAAF İstanbul Antika ve Sanat Fuarı
Sanatçı Manifestosu

TÜM EVREN ENERJİDEN VAROLMUŞTUR! PEKİ, AMA ENERJİ NEDİR?

Evrenin varoluşuyla ilgili şunu hep aklınızda tutun.  İster akıllı tasarım desinler, ister rastlantısal, keyfi var oldu desinler ya da farklı herhangi bir teori söylesinler, konu evreninin varoluşu ise enerjiye zorunludur. Hangi matematik, hangi fizik yasası veya hangi teori olursa olsun hepsinin temelinde enerji vardır, enerji olmak zorundadır. Bunu hiçbir inanç, hiçbir evreni izah modeli tartışmaz. Zira enerji yoksa bildiğimiz evren de yoktur. Dolayısıyla tartışma da yoktur. Lafı nereye getiriyorum?  Akıllı tasarım ya da rastlantısal var olmuş diye asırlardır tartışılıyor. Oysa yapılan tartışmaların adresi aslında evrenin kendisi değil onu oluşturan yani hammaddesi olan enerjidir. Peki, ama enerji nedir? Asıl mesele budur. Dolayısıyla ben, enerjinin ne olduğu konusunda literatürdeki verilerden yola çıkarak bir hayli ayrıntılı sorular ve cevaplara yer vereceğim. Önce enerjinin tanımından başlayalım

Enerji: Maddede var olan ve ısı, ışık biçiminde ortaya çıkan güç, erke. TDK .

Literatürde yaygın tanım şudur: Enerji, bir sistemin iş yapma kapasitesidir. Kısaca iş yapma gücüdür. Maddeler mevcut fiziksel durumlarını ancak enerji kullanarak değiştirebilirler.

Enerji; iş yapma gücüdür” izahında ilginç ve hoş bir durum vardır. Çünkü işi yapacak yani enerjiyi kullanacak olan maddenin kendisi enerjiden meydana gelmiştir. Ayrıca yapılacak işin ortamını,  şartlarını yaratan da enerjidir. İşi yapma gücü de enerjidir. Anlaşılan o ki, evrende olan biten her şey enerji, enerjiden başka hiçbir şey yok!

O zaman sorulması ve cevap bulunması gereken soru şudur. “Gerçekte enerji nedir?” Cevap için bilimin izahlarına bakalım. Önce Nobel ödüllü fizik profesörü Richard P. Feynman’ı enerjinin korunumu yasasını izah eden bölümünden aktarmayı izleyelim

“Çok sayıda değişik enerji biçimleri ve her birinin bir formülü vardır. Bunlar, kütle çekim enerjisi, kinetik enerji, ısı enerjisi, esneklik enerjisi, elektrik enerjisi, kimyasal enerji, ışıma enerjisi, çekirdek enerjisi, kütle enerjisidir. Bu katkıların her birinin formüllerini toplarsak bu toplam giren ve çıkan enerjiler dışında değişmeyecektir. “Bugün fizikte enerjinin ne olduğunu bilmediğimizi kavramak önemlidir.” (Richard Feynman. Altı Kolay Parça. S.101-102)

Şimdi de “Parçacıklar ve Sistemler için Klasik Dinamik” isimli fizik ders kitabında verilmiş, Elektromanyetiği bulan İskoç teorik fizikçi James Clerk Maxwell, den alıntıyı aktarayım.

“Bu nedenle biz maddesel bir sistemin enerjisini, sistem belirli bir durumdan diğerine geçerken artan veya azalan bir değer verebileceğimiz bir nicelik olarak düşünmeliyiz. Standart bir durumda enerjinin mutlak değeri bizim için bilinmemektedir ve bilsek de bizim için bir değer taşımamaktadır. Çünkü bütün olgular enerjinin mutlak değerine değil, enerjideki değişikliklere bağlıdır.” Classical Dynamics of Particles and Systems. Stephen T. Thornton, Jerry B. Marion. S. 80.

Bu oldukça teknik izahları daha anlaşılır hale getirirsek, Maxwell, evrendeki bütün olgular enerjideki değişikliklere bağlıdır. Yani ölçebildiğimiz, bir değer verdiğimiz her şey halden hale dönüşmüş olan enerjidir diyor. Feynman ise enerjinin bilinen çeşitlerini saydıktan evrende toplam enerji oranının değişmediğini açıklamış, sonrasında ise enerjinin ne olduğunu bilmediğimiz notunu düşmüş. Konuyu biraz daha açayım

Bugün kabul gören büyük patlama modelinde enerjinin iki durumu vardır. Birisi tekillik (singularity) enerjinin harekete geçmemiş yani henüz bigbang başlamamış durumu, diğeri ise yine aynı enerjinin harekete geçerek (Bigbang)  evreni oluşturan durumudur. İşte bilimin açıkladığı, Feynman’ın bahsettiği enerji çeşitleri, halden hale geçerek canlı, cansız tüm evreni oluşturan enerjinin sonucudur. Yine bilimin, Feynman’ın ne olduğunu bilmiyoruz dediği enerji ise tekillikteki ya da hiçbir hareketin olmadığı, başlamadığı durumdaki enerjidir.  Bu durumun daha iyi anlaşılması için un ve buğday üzerinden bir benzetme yapayım.

Biz unu biliyoruz ve undan börek, çörek, tatlılar, kurabiye, ekmek çeşitleri olarak sayısız şekilde unlu mamulleri yapabiliyoruz. Ve de unun buğdaydan geldiğini, aslının buğday olduğunu da biliyoruz. Enerjiye gelince, aynı şekilde parçacıktan atoma, moleküllerden yıldızlara, galaksilere, uzaya, kısaca evrende canlı, cansız ne varsa enerjiden meydana geldiğini biliyoruz. Yani var olan her şeyin aslının enerji olduğunu biliyoruz ve onu kullanıyoruz. Aradaki fark şudur: Unun aslının buğday olduğunu biliyoruz ama enerjinin aslının ne olduğunu bilmiyoruz. İşte bilimin açıklamaya çalıştığı durum bu.  Amiyane bir tabirle, enerjinin ne olduğunu bilmiyoruz, sadece yaptıklarını biliyoruz!

Bir başka şekilde açıklayayım. Eğer enerji, başlangıçtaki tekillik durumunu değiştirmemiş yani harekete geçmemiş ve şişip de evreni oluşturmamış olsaydı, bizim bildiğimiz, tanıdığımız izah ettiğimiz enerji çeşitlerinin hiçbiri olmayacaktı. Kısaca bu evren olmayacaktı. Ama tekil durumdaki saf enerji, her ne ise o durumunu muhafaza ederek var olacaktı. Görülen o ki, evrenimiz, kendisini oluşturacak tüm gereklilikleri içinde barındıran enerjiyi hazır bulmuş.

Sorun bununla bitmiyor. Enerjinin ne olduğunu bilmediğimiz için haliyle nasıl var olduğunu da bilmiyoruz! Bu konuya daha sonra geleceğim. Şimdilik enerjinin ne olduğu konusuna onun tekillik durumuyla devam edelim.

Literatüre göre enerjinin tekillik durumuna kadar gidiliyor, daha geriye gidilemiyor. Çünkü boyut yok! En, boy, en önemlisi de derinlik yani ileri geri diye bir şey yok, uzay yok. Zaman da yok! Şunu tekrar hatırlatayım; elimizde enerjiden başka bir şey yok! Dışında, önünde, arkasında hiçbir şey yok! Tüm bu ölçüler Bigbang’den itibaren başladı. Bu yüzden de büyük patlama öncesine tekilliğe kadar gidilir ama daha geriye gidilemez. Aynı nedenle zaman da olmadığı için enerjini tekillikte ne kadar süre kaldığı da bilinemez.

Ancak şurası da bir gerçek ki tekillik, bir durumdur ve her durumun illaki bir süresi vardır. Yoksa o durum hâsıl olmamıştır ve bahsedilemez. Ama biliyoruz ki enerji, evreni var ederken harekete geçerek tekillikteki stabil durumunu değiştirmiştir. Eğer değişen iki durum arasında Planck zamanı ya da atıyorum daha kısa bir süre yoksa tekillik durumu da yoktur. İkisinin arasında herhangi bir süre dilimi verilmezse, büyük patlama” ya enerji ya var olur olmaz aynı anda yani sıfır sürede tıpkı bir alana düşer düşmez patlayan bir bomba gibi başladı. Ya da enerji ezeli (öncesiz) vardı” ikilemi ortaya çıkar. İşte bu açmazlar ilgili mantıklı fikirler, cevaplar bulmak için ısrarla bilime sırtımızı dayayarak spekülasyon yapmak zorundayız.

Öyleyse şunu sorarak başlayalım. Tekillikteki süre verilemeyen enerjiye Bigbang’den önce şu kadar zamandır vardı diye bir süre verilirse ne olur? Ya da tam tersi, süre verilmezse ne olur? Her iki durumda da karmaşık sorular ve açmazlar olacağını daha önce de söyledim.

Öncelikle; Tekillik veya başka bir tanım, her ne olursa olsun, eğer enerji var diyorsanız evrenin başlangıcına doğru ne kadar geriye giderseniz gidin yok olana, yani enerjinin olmadığı bir noktaya kadar gidemezsiniz. Çünkü var. Kaldı ki evreni oluşturan enerji, tekillikte atomik ölçekte küçüldüğü halde miktarı değişmiyor. Zira kapalı sistem, yani giriş, çıkış, artma, eksilme olmayan bir sistem olduğu için sonsuz yoğun hale geliyor. Öyleyse eğer enerjinin yoğunluğunda, yapısında bir azalma olmuyorsa zaten beklentimiz doğrultusunda küçülmeyecek ve de yok olma noktasına gelmeyecektir. Bu şu demektir; muhtemelen enerjinin nasıl var olduğunu bilemeyeceğiz! Çünkü sonsuz yoğun denilen hazır bir enerjiyle yüz yüzeyiz. Bu konuda elbette bilim insanlarının da spekülasyonları var.

EVREN; OLMAYAN BİR YOK’TAN, YİNE OLMAYAN BİR MEKÂNDA, KENDİNİ VAR ETMİŞTİR!

Fark ettiğiniz gibi enerjinin üzerinde çok duruyorum ve de duracağım. Çünkü enerji, tüm evrenin yokluktan varlık alanına gelişiyle ilgili elimizdeki tek kanıt. Aynı zamanda bilime, literatüre göre var olmayan ama merak edilen hiçlik, yokluk dediğimiz durumlarına da sınırdır. Daha da ilginç olanı ise, hem akıllı tasarım(Tanrı) yarattı diyenlerin, hem de rastlantısal var oldu diyenlerin ortak zeminleri enerjidir. Varoluşla ilgili hiçbir görüş evrenin enerjiden var olduğunu tartışmaz. Tüm tartışmalar evrenin ne şekilde var olduğuyla ilgilidir. Bu yüzden enerji çok önemlidir dedim. Tabi, bahsettiğim bu enerji, büyük patlama öncesindeki, tekillik durumu (singularity) denilen enerjidir.  Önceki bölümde ayrıntılarını yazdığım gibi maalesef bu enerjinin aslında ne olduğu bilinmiyor.

Konuya başlamadan önce şunu belirteyim; “tekillik durumdaki enerji” tanımı birçok kişi tarafından anlaşılamayabiliyor. Bu yüzden kolay anlaşılsın diye enerjinin tekillik durumu için tıpkı ham petrolün durumu gibi  “ham enerji, ya da “saf enerji” adını kullanacağım.

Daha önce de belirttiğim gibi enerji de dâhil, var dediğimiz her şey bir başlangıca zorunludur, başladığı bir yer en azından bir zaman vardır. İster saniyenin bir kesrinde ister; az önce isterse de sonsuz, ezeli olarak var olsun, başlangıca zorunludur. Enerjiye gelince, bilim bize başlangıçtaki saf enerji için net bir ölçü ve zaman vermiyor ama sonsuz yoğunlukta olduğunu söylüyor. Bazı fizikçiler portakal büyüklüğünde veya ceviz, nohut gibi ölçekler veriyor. Daha da küçük olarak atomik ölçeklerde olduğunu söyleyenler de var. Bu konuda Astrofizikçi Neil deGrasse Tyson ve Donald Goldsmith’in  yazdığı “Kozmik Evrimin 14 Milyar Yılı” kitabından bir alıntı vereyim.

“Yaklaşık 14 milyar yıl önce, zamanın başlangıcında, boşluk, madde ve bilinen evrendeki tüm enerji, toplu iğne başı kadar bile değildi,” (Kozmos. S.15) Yani yıldızlar galaksiler tüm kâinatta var olan her şey toplu iğne başı kadar bile olmayan küçük ölçekteydi. Dolayısıyla da çok yoğundu. Zaten saf enerjiyle ilgili hemen tüm yorumların ortak noktaları hangi ölçü olursa olsun sonsuz yoğunlukta olduğudur.

O zaman ilk aklıma gelen soruyu sorarak devam edeyim. Enerji, yoğunluğunu yavaş yavaş mı aldı, yoksa doğrudan yoğun olarak mı var oldu? Bu çok önemli bir sorudur Zira yoğunluğunda ve nasıl yoğunlaştığında da açmazlar var.  Önce literatüre göre saf enerji, kapalı sistem, yani giriş, çıkış, artma, eksilme olmayan miktarı sabit, sonsuz yoğun bir yapıda olduğunu tekrar belirteyim.

Şimdi enerjinin varoluş yapısıyla ilgili ayrıntıya geçeyim. Ve yine kolay anlaşılsın diye yoğunluğunda bir değişiklik olmayan enerjiyi, içi dolu ağzı kapalı teneke bir içecek kutusuna benzetelim. Ve bu kutuyu bir şekilde başlangıç anına, başladığı yere, yani hiçlik ya da yokluk sınırına götürdüğümüzü varsayalım. Orada ne olur, neyle karşılaşırız?  Yokluk ya da hiçlik denilen sınıra kadar geliriz ama öteye geçemeyiz. Çünkü ötesi yok, bir şey, bir yer, bir boşluk yok, yok bile yok. Tabi, enerji kapalı sistem olduğu için yoğunluğu ve içerik yapısı başladığı noktada da değişmeyecektir. Yani saf enerji kutusu tüm evreni oluşturacak sonsuz yoğunluğuyla var olmuş olacaktır.

Peki, böyle bütünsel bir şekilde nasıl var olmuş olabilir? Öyle ya! Elimizde yalnızca saf enerji var, Ondan hariç ne uzay, ne mekân, ne hiçlik, yokluk hiçbir şey yok! O zaman bu kutu, “ışınlanma” gibi bir şekilde var olmuş olabilir mi? Elbette hayır! Işınlanma bir mekândan diğerine yapılabilir, mekân yoksa ışınlanma da olamaz.

Gelin bu durumun resmini daha da anlaşılır hale getireyim. Bunun için enerji kutusunun varoluştan itibaren çekilmiş bir film görüntüsü olduğunu varsayalım.  Filmi kare kare geriye saralım. Bu geriye gidişte ancak enerjinin başlangıç anına, yani ilk karesine kadar gidebilirsiniz. Ötesine yani bir öncesi boş kareye geçemezsiniz. Çünkü ötesinde bir yer, bir boşluk olmadığı için boş kare görüntüsü de yok! Dolayısıyla filmin ilk karesi, enerji kutusunun görüntüsüyle başlıyor ve büyük patlama anına kadar aynı görüntü kareleri devam ediyor. Peki, sorun bitiyor mu? Hayır! Bambaşka sorunlar ve sorular ortaya çıkıyor.

Yukarıda saf enerjinin miktarı sabit durumunun anlaşılması için ona kapalı kutu benzetmesi yaptık. Ama gerçekte enerjiyi içinde tutan bir kutu yok. Defalarca belirttiğim gibi enerjinin kapladığı bir alan, bir mekân yok. Enerjinin kendinden başka hiçbir şey yok. Bu demektir ki büyük patlamada şişerken evrenin dışında bir engel olmadığı gibi aynı zamanda saf enerji halindeyken de dış bir engel yoktur. Öyleyse bu durumdaki saf enerjiden, büyük patlama olayının gerçekleşmemesi gerekir. Çünkü varlığında ne olursa olsun ya da ne kadar yoğun olursa olsun, ona engel olacak, onun durumunu değiştirip patlamasına sebep olacak bir dış etken yoktu. Yalnızca kendi vardı. Onun için sonsuza kadar durumu değişmezdi. Evren de olmazdı! Ama durumunu değiştirdi ve patladı? Bu nasıl olabilir? Birincisi saf vaziyetteki enerjinin patlaması için ya içinde zaman ayarlı olan fünye gibi bir şey olmalı ve zamanı gelince hiçbir hareketin olmadığı enerjinin, bu durumunu değiştirip patlatmalıdır. Ya da amiyane bir tabir ile enerji, kurulu bir helezon yayı gibi bir şey olsun, onun aniden bırakılması gibi ya da benzer bir şey olmalı! Öyle değil mi?

Biliyorum gülümsediniz. Haklısınız, böylesi ihtimaller tasarlanmış mekanik düzeneklerdir. Yani enerjiye dışardan, dış bir etken tarafından müdahaledir. Ve de bilimin dışındadır. Herhangi bir dış etken olamaz. Zira büyük patlama modeli ki birçoğu kanıtlanmış bilimsel verilere göre, başlangıçta elimizde yalnızca enerji vardı. Daha öncede birkaç kez belirttiğim gibi enerjinin kendi dışında hiçbir şey mevcut değildi.

Bu durumda mademki bir uzay, bir boşluk, bir mekân yoktu, kısaca yok bile yoktu; öyleyse mevcut bilimsel verilere göre geriye tek bir izah kalıyor: “Enerji; olmayan bir yok’tan, yine olmayan bir mekânda kendini var etmiştir!” Bu yüzden kendinden başka hiçbir şey yoktur.

Görülen o ki yoktan var olma konusunun iyi irdelenmesi gerek. Yoktan var olmak kavramını irdelemek biraz felsefe, mantık alanına girer gibi duruyor ama işin içine bilim girince pek de öyle basit olmadığını göreceksiniz.

EVRENİN YOKTAN VAR OLMASI İÇİN ÖNCE YOK’UN VAR OLMASI GEREKİYOR!

Önceki yazıda miktarı sabit, değişmez enerjiyi içecek kutusuna benzetme yaparak inceledik, şimdi de enerjinin varoluşunu miktarı sabit değil de var olduktan sonra giderek çoğalarak büyük patlamaya geldiğini var sayarak irdeleyelim. Tabi bu varsayım, sadece spekülasyon değil, bilimin de dışına çıkmak olacaktır. Ancak ilgili akademisyenler ve konuya iyi derecede hâkim kişiler dışında birçok insan evrenin böyle var olduğunu zannediyor. Kısaca, enerjinin var olduktan sonra giderek çoğaldığı ve bir süre sonra patlayıp (Bigbang) evreni oluşturduğunu zannediyor. Dolayısıyla kafalarda doğru resim oluşması için bilim dışı da olsa bu varsayıma da kısaca değineyim.

Saf enerjinin yoğunluğu giderek artması iki şekilde olabilir. Ya tıpkı bir havuza su dolması gibi enerjiye dışardan bir akış, bir ikmal var demektir. Ancak bu, gelen suyun dış kaynağın nerede oluğunun izahını, tanımını gerektirir. Ki bunun üzerinde hiç durmuyorum. Ya da yoğunluğun artması için kendi içinde hareketin olması lazım. Tekillikteki enerji de hiçbir hareket hiçbir titreşim (frekans) yok. Titreşebilmesi için boşluk, uzay yok ki titreşin hareket etsin ve yoğunluğunu değiştirerek şişsin. Dolayısıyla bunların ikisi de BigBang teorisine aykırıdır. Ama biz yine de bu aykırılığı göz ardı edelim ve hayali olarak enerji sıfırdan başlayıp çoğalarak var oldu diyelim ve onun başlangıcına geriye devam edelim ve sonuca bakalım.

Eğer enerji giderek azalıyor şeklinde geriye gidişe devam edersek, sonunda enerji, başladığı sıfır noktasına, yokluk noktasına, yani hiçlik denilen noktaya kadar gelir şeklinde düşünürüz. Ne var ki bu düşünce yanlıştır! Çünkü ortada yok diye bir unsur yok, hiçlik yok! Bu durumda başlangıca doğru geri gittiğinde, enerji, herhangi bir yokluğa veya hiçliğe gelmiş olmuyor; kendi yok oluyor ya da hiç oluyor. Kısaca varlığını yitiriyor hepsi bu.  Sonuç olarak ortada ne evren, ne hiçlik, ne yokluk, ne de bir uzay, bir boşluk hiçbir şey kalmıyor, hepsi de hiç var olmamış oluyor.

Görüldüğü gibi, enerji varoluşuna, ister sıfırdan başlayıp çoğalarak, ister miktarı sabit değişmemiş olarak başlasın durum fark etmiyor. Bahsettiğimiz yokluk ve varlıkla ilgili her şey enerjiyle başlamış, onun öncesi yani enerjinin yok durumu yok. Bu sonuca göre eğer yok bile yoksa o zaman enerji yoktan var olamaz. Olmayan yoktan nasıl var olsun? Demek ki enerji yoktan var oldu diyebilmek için önce yokun var olması gerekiyor. Şimdi bu konuya girelim. Önceki bölümlerde yok kavramını ayrıntılı olarak açıkladım. Burada yokun bilime dayalı fizik varoluşla olan ilişkisini irdeleyeceğim.

Eğer duruma akılcı bir gözle bakarsanız, yoktan var olma olayında öncelik yok’undur. Zira yoktan var oldu demek, var olan şeyin öncesinden bahsetmek, o var olan her neyse önce yoktu sonra var oldu sıralaması yapmaktır. Böyle olunca da mantıken yokun var olması, hatta önce yokun var olması gerekiyor. Dikkat edin, bu sorun dilden veya ifade şeklinden kaynaklanan bir sorun değildir. Enerjinin durumu böyledir.  Zira enerjinin bir başlangıcı olduğunu biliyoruz. Öyleyse her başlangıcı olan şey gibi enerjinin de henüz var olmadığı yani yok denilen öncesi bir durumu olmalıdır. Şimdi nasıl bir yoktan bahsediyoruz, oradan devam edelim

Yok demek, hem bilimsel hem de mantık olarak hiçbir şeyin var olmaması demektir. Dolayısıyla da hiçbir şeyin olmadığı yoktan herhangi bir şeyin var olmaması gerekir. Öyleyse burada bahsettiğimiz yok, bir şekilde kendisinden bir varın oluşacağı içerikte olmalıdır. Değilse, yine o yoktan herhangi bir şey var olamaz. Yani yokun kendisi var olsa bile, eğer yapısı müsait değilse yani mutlak yoksa o yoktan hiçbir şey var olamaz.

Ancak enerji dediğimiz şey var oldu. O zaman eğer enerji yoktan var olduysa, o yok, içerik olarak enerjinin var olmasına müsait, en azından enerjinin var olabileceği durumu barındırıyor demektir. Bu da bahsedilen yokun aslında tam anlamıyla( mutlak yok) olmadığını gösterir. Sorun bitti mi? Hayır, başka açmazlar var.

Diyelim ki yokluk durumu enerjiden önce var oldu ya da vardı. Sorun şu ki o yok da, başka her ne olursa olsun eğer enerji yoksa ya da enerjiyi oluşturacak bir yapısı yoksa yine bu evren var olamayacaktır. Bunu daha anlaşılır hale getirmek için bir benzetme yapayım. Diyelim ki dış dünyaya kapalı bir mutfaktasınız, o mutfakta envai çeşit yiyecek maddesi var ama kuru fasulye yok. Eğer kuru fasulye yoksa, o mutfakta, birçok çeşit yemek yaparsınız ama kuru fasulye yemeği yapamazsınız.

Buraya kadar yoktan var oldu cümlesindeki yok’u değerlendirdim. Ancak, bilimin, literatürün “yok”u çok farklıdır. Bunun için Amerikalı kozmoloji Profesörü Sean Carroll’un kitabından bir aktarma yapayım

“Evren genişliyorsa neye doğru genişliyor? Hiçbir şeye. Evrenden söz ederken, onun bir şeylere doğru genişlediğinden söz etmenin gereği yoktur –bu evrendir- başka bir şeyin içinde olması gerekmez; bütün olan biten bu olabilir. Böyle düşünmeye alışık değiliz, çünkü gündelik yaşamımızda deneyimlediğimiz nesnelerin hepsi uzayın içinde yer alır; ama evren uzaydır ve “dışı” diye bir şeyin olması gerekmez.  Aynı şekilde, bir kenar olması da gerekmez –evren uzayda sonsuza kadar ilerliyor olabilir. Ya da aslına bakarsanız sonlu olup bir kürenin yüzeyi gibi, kendi üzerine toplanıyor da olabilir. Var olan gözlemlere bakarsanız, çok yüksek olasılıkla bunu asla bilemeyeceğiz.” (Sean Carroll Zamanın Kozmolojik Tarihi. S 68)

Görüldüğü gibi bilim varsaymadığı veya olmayan bir şeyi, kısaca yok denilen bir durumu değerlendirmez ve gereksiz bulur. Çünkü bilim yani tüm fizik yasaları büyük patlamayla başladı. Ne var ki aynı Büyük patlama teorisi bize evrenin, yani enerjinin bir başlangıcı olduğunu söyler. Eğer başlangıcı varsa bir kerte öncesi yani yok durumu da olmalıdır. Şimdi bu mantıkla devam ederek neler olacağını görelim

Enerjinin kendinden başka hiçbir şey yoktu dediğinizde ne olur? Öncelikle “enerji var oldu” ifadesi değişir. Bu ifadede ki “oldu” kelimesi kullanılamaz. Yalnızca “enerji var” veya “enerji vardı” sözcüğünü kullanabilirsiniz. Çünkü oldu demek, en basit anlamıyla “ortaya çıktı” demektir. Yani ortada yoktu, bir şekilde ortaya çıktı manasındadır. Peki, sadece “enerji var”, ya da vardı şekliyle izah etsek ne olur? Pek bir şey değişmez. Zira enerji ezeli (öncesiz) vardı deseniz bile, bir başlangıcı olduğu durumu değişmez. Dolayısıyla da “yoktan var oldu” ifadesiyle bir farkı yoktur.

Bir başka handikap şudur! Enerjinin kendinden başka hiçbir şeyin olmadığı teorisinden hareket edelim. Eğer onun henüz var olmadan öncesini yani yok durumunu devreden çıkarıp, sadece “öylesine, bir şekilde var oldu” pozisyonuna getirirseniz, o zaman otomatikman onun yaratılmış olduğu durumu devreye girer. Var olan enerji her neyse, her nerede var olmuşsa, orada yaratılmış sonucuyla yüz yüze gelinir. Zira bir başlangıcı olan herhangi bir şey, kendi özelliği uygun olmadıkça veya ortam müsait olmadıkça öylece, kendi kendine var olamaz.

Madalyonun bir de diğer yüzü var. Ne şekilde var olursa olsun,  bu enerji, akıl almaz derecede olabilirlikleri barındıran bir yapısal özelliğine sahip. Nasıl bir şeyse, bu özelliklerden muhteşem bir evren var oluyor! Üstelik Enerjideki bu hassas özelliklerden her hangi biri olmasa bu evren olamıyor. Görüldüğü gibi basitçe enerji ya da tekillik enerjisi deyip geçiyoruz ama iş o kadar basit değil. İleriki bölümlerde ayrıntılarıyla açıklayacağım.

Buraya kadar sadece enerjiyi işledim. Ancak enerjiden evreni oluşturan tüm fizik yasalar, matematiksel düzenlerdir. Yani matematik olmazsa olmaz bir unsurdur. O zaman şöyle bir soru ortaya çıkıyor. Fizik yasaları matematiksel düzenlerse, büyük patlamada başlayan nedir? Fizik mi, yoksa matematik mi?

Matematiğin nesneye ihtiyacı yoktur, bağımsızdır. Çünkü nesne, zaten matematik sayesinde var olabilmiştir. O zaman soru şudur; matematik, nasıl ve nerede oluşmuştur? Asıl sorun ise, matematik neden var olmuş? Öyle ya! Nesneden bağımsızsa niçin var olsun ki!

Ayrıca nesne somut bir unsur, matematik ise soyut bir unsurdur. Bu özelliklerinden dolayı belki enerji için rastlantısal var oldu denilebilir. Ancak matematik gibi yapısal özelliği olan unsurlara, rastlantısal var oldu da diyemeyiz.

Peki, matematik, enerjiye içkindi veya enerji tarafından geliştirilmiş olabilir diyebilir miyiz? Pek diyemeyiz, zira enerjinin herhangi bir şey geliştirebilmesi için harekete geçmesi, Bigbang’in başlaması gerekir. Oysa enerji, fizik yasalarıyla, yani matematikle harekete geçebilmişmiş ve Bigbang başlamıştır. Dolayısıyla matematiği enerji var etmiş ya da geliştirmiş olamaz.

Kaldı ki, matematik enerjinin gelişimini takip edip ona göre yön vermiyor. Enerji matematiği takip ediyor. En başından itibaren matematiğin düzeni doğrultusunda hareket edebiliyor, gelişiyor. Bu da demektir ki matematik, tüm özellikleri hazır olarak enerjiyle bir araya gelmiş ve evren oluşmuştur.

Görülen o ki, matematik nesneden yani evrenden bağımsız; ama zamanın başlangıcından itibaren tüm varoluşa şekil verip evreni oluşturan odur. Yani matematik; Evrenin failidir, kısaca yaratıcısıdır.
(Ayrıntılar; manifesto yazılarımdadır)

 

EnglishTurkish