Çukurova’da yağmur yağmadan önce Akdeniz ters döner, göğe yükselir ve hemen sonra olanca hızıyla kendini bırakıverir. Akdeniz’in suları evlerine dönerken o büyük boşluğu bir tül perde gibi sarmalar. Yağmur bir süreliğine havada asılı kalır. Ceyhan Akheron’a[1] dönüşür, kayaları, ağaçları bir canavar gibi sürükler. Onların ruhlarıyla birlikte yağmurun ve tabiatın ruhunu da sürükler.

Bodrum’da yağmur bazen fırtınayla gelir. Ağaçlara, evlerin damlarına ve denize dokunur. Ege’nin koylara çekilmiş, bir göl kadar sakin sularını coşturur. Deniz eşiklerle buluşur. Fırtına tekneleri kıyıya atar. Çatıları söker.

Yağmurdan hemen sonra Çukurova’da tabiat aydınlanıp sular durulduğunda, toprak Akdeniz’i içtiğinde renkler yeniden görünür olur. Yağmurdan hemen sonra Bodrum’da yosunlar kuma karışır. Ağaçlar dallarını eğer ve deniz kendine döner.

Yağmurdan hemen sonra karmaşa görünür, sonra dinginlik, sonra sessizlik…

Ranciere’nin deyişiyle “Görüntü sustuğu ve artık hiçbir mesaj iletmediği anda bize bir şey söyler.”[2]

“Yağmurdan Hemen Sonra” Ali Atmaca’nın bir resminin adı. Öncelinden ve ardılından virgülle ayrılan bir resminin.

Net bir anlatımcılık içermediği sürece sanat eserinin yorumu sonsuz olanakları barındırır; ki burada yine sanata özgü kuşkucu bir soru işareti bırakmak gerek; Michelangelo’nun “Musa”sı anlatıyı bilen izleyiciler için en basit tanımıyla elinde on emri içeren tableti taşıyan Musa’dır. Geleneksel anlatıda Musa heykelinin betimlendiği an, Musa’nın kavminin buzağıya taptığını gördüğü andır. Belki bu, karmaşa ve öfke ile açıklanır. Freud, bu yorumun dışına çıkıp öfkeden sonraki duyguyu öne sürer. En sade haliyle kabulleniş. Bir başka deyişle insan benliğinin bir üst boyutuna geçer burada Musa. Öfkenin onu ayartmasına karşı durur. Takipçilerinin ihanetiyle yüzleşir ve kabullenir. Ruhun büyük sınavlarından birini geçmiştir ve bu, aynı zamanda yeniden başlayacağı andır.

Umberto Eco, “Açık Yapıt” adlı kitabında informel sanatın sınırlarını genişletir. Her ne kadar modern sanatın etrafında dönse de açıklık kavramını tarihsel süreçle de ilişkilendirir. Açıklık anlaşırlılığı değil, yorumu çoğaltır. Her bakış yeni bir yorumu getirir. Çoğuldaki tekil bakış ve tekilin bakışında süreçle çoğalan bakış; algıyı, anlamı, anlamlandırmayı her seferinde değiştirir, genişletir.

Resim sanatında tuvalin içine hapsolmuş imge, tek bir anın olduğu kadar sürecin ürünüdür. İmge, görüntüden kurguya, gerçeklikten düşe kadar yaşamın ayrıntılarını aktarır. Ve aslında ayrıntılar; öylesine yapıverdiğimiz için körleştiren ayrıntılar; tam da yaşamın, kişinin ve eserin gerçekliğini anlatır.

“Yağmurdan Hemen Sonra”, doğanın yıkanışıdır. Karmaşanın ve sade olanın dönüşüdür. “Yağmurdan Hemen Sonra” ruhun esrikliklerinin ortaya çıkışıdır, dinginleşmenin göstergesidir. “Yağmurdan Hemen Sonra” yaratıcının sonsuz deviniminin bir anlık sonucudur.

Ali Atmaca, yapıtlarını oluştururken çoğuldan tekile gider, sonra tekil olanı alıp çoğaltır. Yapıt; yaşayışını, tanıklığını, esin kaynaklarını açığa çıkarır. Açıklık, apaçıklığın üstünü örter.

Renkli ipler; vahşi, barışçıl ve ürkek kuşlar; atölyede günler boyunca çalan müzik; şarabın kırmızısı, kış aylarının grisi, koyu kara kahve; denizleri terk eden balıklar; şakacı, heyecanlı, kırgın, kızgın, kafası karışık kadınlar; polisiye romanlar; yeni bir kitabın, albümün keşfi; lavabonun ağır aksak çalışan borusundan akıp yayılan su; sabah serinliğinde, güneş batarken çıkan rüzgar; şarabın, kahvenin, gazete haberlerinin birbirine benzemeyen buruk tadı; boyaların, kitapların, kağıtların, zeytinyağı şişesinin, masadaki çatlağın karmaşasında, bir kağıdın içinde, bir tütünün ardında sarma sigaranın eşlikçisi izmarit. Güneşin bütün izini kendinde toplayıp gülümseyen bir yüzde aykırı parıldayan altın diş gibi bir izmarit!

Ali Atmaca, görüntüleri toplar. Görüntünün ardındaki duyguları ve duyguların ardındaki görüntüleri. Sonra onları birleştirir. Yüzeyde biteviye devam eden çizgilerle formları, renkleri birbirine bağlar. Direnen kadınların yüzlerini, kuşların, balıkların formunu, dairenin saf biçimini aynı yüzeyde gösterir. Birbirine uzak imgelerin iletişim kurduğu, boyayla kişisel mitolojisini kurguladığı yeni bir anlatım alanı yaratır.

Yüzey yeterince dolduğunda sıra onu sökmeye gelir. Sanatçı önce formları çıkarır tek tek. Boyaları kazır. Tuvali soyar. Fon olanca çıplaklığıyla resmin kendisine dönüşür. Sessizce içeri giren birkaç form ise çıplaklığı açığa çıkarır.

Umberto Eco’nun “Açık Yapıt” kavramındaki yorum alanına dair olan açıklıktan, görüntüye dair olan açıklığa dönelim. Çoğu zaman fotoğrafik imgeden beklenti netliktir, oysa flulaştırılmış bir görüntü netlik kadar çekicidir. Fransız yeni Gerçekçiler’inden Yves Klein ve Arman 1950’li yıllarda Iris Clert Galerisi’nde birer sergi hazırlarlar. İlki Yves Klein’ın “Boşluk” sergisidir. Bu sergide hiçbir eser yer almaz. Galerinin boşluğu bizzat eserin kendisidir. Diğer sergi Arman’ın “Dolu”su olur. Bu kez galeriye yığılan nesneler izleyicinin içeri girmesine izin vermez. Sergiyi izleme alanı dışarısıdır.

Bazen görüntünün açık olabilmesi için yeterince dolu, yeterince boş, yeterince net ya da yeterince flu olması gerekir. Atmaca’nın yapıtları dolulukla boşluk arasında gider gelir. Tek tek her eser kendi anlamını yaratır. Bir araya geldiklerinde büyük bir eserin parçalarına dönüşürler. Soluk soluğa izleyişi ve derin nefesleri, esleri yansıtırlar. Düşünceyle duygunun dengesini açık ederler. Çünkü bir yapıtı oluşturmak ve bir yapıtı izlemek için aklın ve ruhun dengesine gereksinim vardır.

“Yağmurdan Hemen Sonra”,  Ali Atmaca, her sabah atölyesine gider. Bir altın arayıcısının heyecanı, sabrı ile eleğini çıkarır. Bazen eleğin üzerinde yalnız kum kalır. Bazen arayış sadece burada biter. Çünkü sanatsal yaratı bir çeşit simyadır. Sanatsal yaratı sıradan olanı dönüştürür.

“Yağmurdan Hemen Sonra”, Ali Atmaca geride kalanları toplar, tuvalde birleştirir. Bu gürültücü kalabalığı kendilerine iade eder.

“Yağmurdan Hemen Sonra”, gökyüzü susar, deniz susar, yollar susar…

Resimler, izleyen ile yeniden iletişim kuruncaya dek dilsizleşir. Bakan göz bir anlığına sessizleşir. İşte o zaman “Görüntü/imge bir anlamda şeylerin dilsiz sözü gibi kalplerine gelip yerleşir.”[3]

Nilgün Yüksel

 

[1] Yunan mitolojisinde, ruhların bir daha dönmemek üzere geçtikleri bir nehir.

[2] ]acques Ranciere, Görüntülerin Yazgısı, ( Çev. Aziz Ufuk Kılıç, Versus Kitap, 2008, s. 14

[3] ]acques Ranciere, Görüntülerin Yazgısı, ( Çev. Aziz Ufuk Kılıç, Versus Kitap, 2008, s. 16