Cart

Cart

ÜRETKEN KADINLAR SIĞINAĞI

Günlerdir elimin altında bir kitap duruyor: Virginia Woolf “Kendine Ait Bir Oda”.

rh+sanat dergisinin editörlüğünden ayrılmaya karar verdiğim günden beri uzun zamandır yabancılaştığım “kendime ait oda”ya girip Woolf’un kitabını alıyorum elime. Önce arkasını çevirip okuyorum sonra yapraklarını açıyorum teker teker.

Güneş doğuyor, batıyor. Tekrar doğuyor, tekrar batıyor…

rh+sanat’ın benim katıldığım son içerik toplantısında Leyla Gamsız üzerine bir yazı yazmama karar verdiğimizde yine o oda dönüp durmaya başladı kafamın içinde. Eve geldiğimde bu kez önümde iki kitap duruyordu. Leyla Gamsız kitabı ve Wirginia Woolf’un kitabı. “Üretmek isteyen kadınların kendine ait bir odası olması gerek” diyordu Woolf, belki de buna bir şey daha eklemek gerek: Böylesine erkek bir dünyada tarih boyunca üreten tüm kadınların yarattığı güven verici devasa sığınıkta, üretmeye çalışan her kadının, cinsiyetin konuşulmadığı, hormonların değil aklın ve düşüncenin hâkim olduğu bir odası olması gerek.

Leyla Gamsız, bu odayı kendi adına var edebilen bir sanatçı. Doğanın ona yeteneğinin yanında verdiği en büyük armağan da yeteneğini değerlendirecek o cesur enerji olsa gerek.

İşte bu yüzden Leyla Gamsız’ın yapıtlarında başlangıçtan bu yana kendini gösteren bir kişiliğin izlerini sürmek dikkatli bir izleyici için çok da zor değildir. Ama bu kişiliğin yanında onun yapıtlarını belirleyen en önemli saptamalardan biri, sanatçının belli izleklerin peşinden gitmiş oluşudur.

On yıllık dönemlere ayırıp incelendiğinde Gamsız’ın çalışmalarındaki küçük değişimlerin yaşamıyla paralellik taşıdığına tanık olursunuz. Resimlerinde değişen görüntüler, aynı zamanda sanatçının değiştirdiği mekanlara ve bunun usunda yaratığı izdüşüme de işaret etmektedir.

Leyla Gamsız’ın resimleri sanatçının çevresindeki görüntüleri kendi çizdiği bir çerçeveden izleyişini çağrıştırır. Yalnız bir farkla; onun görüntüleri tamamen sanatçının kişiselliğiyle yoğrulmuştur. Göstergelerin fotoğrafını çekmekten çok onları yorumlamayı seçmiştir sanatçı.

Gamsız’ın tüm yapıtlarını belirleyen temel plastik öge renktir. Form, çoğu zaman onun seçtiği rengi hangi sınırlar içinde kullanacağını belirleyen bir çerçevedir. Boyanın kokusunun her köşesinde hissedildiği geniş boyama alanlarında ise tek rengin hakimiyeti belirginlik kazanır. Gamsız’ın yapıtlarında kullandığı her renk ve biçim neredeyse bu tek renge hizmet eden elemanlara dönüşür.

Bu yüzden onun resimlerinden söz ederken son dönem yaptığı “Çıplaklar”ı bir kenara bırakırsak çoğu zaman renklerin diliyle konuşmamız gerekir. Batı sanatında çağdaş sanat yaratım anlayışıyla belirginleşen renk, leke kavramı çağın birçok sanatçısı gibi Leyla Gamsız’ı da peşinden sürüklemiştir.

Öte yandan sanatçının yaratımını belli arayışların değil, uzun bir yürüyüşün, büyük bir yapının içinden geçişin yaratımı olarak tanımlamamız olası.

Onun resimlerini içten kılan da budur zaten. Onları tek tek ele aldığınızda zorlamasız, sadece hissettiğini ve düşündüğü yapan bir ressamın yapıtlarıyla karşılaşırsınız. Leyla Gamsız yürüdüğü yol boyunca hep kendi ressam gözünden çevresine bakarken aynı zamanda küçük izler bırakmıştır oraya. Onun sakin, duru ve iddiasız tavrı kendi dilinin gücünü büyütmüştür yapıtlarında.

Yüksek perdeden büyük sözlerin arkasına sığınmadan belki de en iyi bildiği şey olan resmin diliyle kendine dair olanı anlatmıştır Leyla Gamsız. Renklerle ördüğü odasından küçük notlar göndermiştir dışarıya. O notların bizim dünyamızda bulduğu karşılık ne eksik ne de fazladır.

Sadece olması gerektiği gibidir.

Leyla Gamsız resmini birkaç sözcükle tanımlayan da bu belki. Sadece resmiyle varolabilen bir ressamın “Kendine Ait Oda”sından gönderdiği, “Kendine Ait Sözler”i…

 

Nilgün Yüksel