Cart

Cart

TEMSİL: YENİ BAŞTA

Her görüntü bir temsildir ve her temsil bir ucundan kültürle bağıntılıdır. Ve kuşkusuz temsil gerçeğin kendisinden daha çok anlam barındırır. Üstelik görüntü, kadrajlanmış herhangi bir nesne değil de sanat olma iddiasında bir temsiliyet ise anlam, olabildiğince çoğalır.

Yapıt, tek bakışlık bir görüntü olmanın ötesinde zamanı, mekânı, yaratıcısının bakışını, kaygılarını, rahatsızlıklarını, arayışlarını içerir.

  1. yüzyılın kentli bireyleri için çağa uyan mekân kavramı kuşkusuz metropollerdir. Başlangıçta kent yaşamını düzenlemek ve bireye daha rahat bir yaşam alanı sunmak fikrinden yola çıkan metropollerin giderek kaotik bir yapıya büründüğünü belirtmem çok da yanlış bir saptama olmayacaktır. Özellikle de İstanbul gibi belli bir sistematiğin üzerine oturmayan kent için küçük kentçikler barındıran bir metropolde karmaşa ve sıkışmışlık duygusu kendini daha çok hissettirir.

 

Kadir Ablak’ın “Bir Metropolün Anatomisi” başlıklı serisi, tam da bu küçük kent adacıklarını, duvarlarla belirlenmiş sıkışmışlığı ve kaosu imler. Bir tür çıkışsızlıktır görüntünün ardındaki. Birbirinin içine geçmiş yapılarda, kalabalık bina yığınlarında sessiz, sözsüz bir yalnızlık duygusu hâkimdir. Çatılara yerleşmiş dev çanaklar, bütün bu yığının içinde barınanların yaşam biçimlerine, kentin yabancılaşma duygusuna vurgu yapar. Kalabalık yakınlaşmayı değil, uzaklaşmayı getirir. Duvarlarla birbirinden ayrılan insanlar küçük odacıklarında nehirlerle ayrılanlardan daha uzaktırlar hem birbirlerine hem kendilerine.

Üstelik böylesi bir metropolde görüş mesafesi kısalır,  sokaklar uzayıp ardı ardına binalar eklendikçe kent, flulaşır; gökyüzünü, denizi hayaletiyle örter. Yaşanmışlığın izleri belki bir elektrik direğindedir ya da televizyon anteninde. Ya da resimlerden bile kendini hissettiren uğultuda. Mahşer kalabalığında kaybolmak da 21. yüzyılda metropolde yaşayan insana dair bir şey olsa gerek.

Raşit Altun’un Mahşer serisi de benzer bir kavram etrafında şekillenir. Altun, hem kente hem insana dair olana başka bir açıdan bakar. Bu kez görüntü bize kentin makyajı gibi sunulan camdan kulelere kayar. Hem de kelimenin çoğul anlamlarıyla camdan. Durumu toparlamaya çalışan özenti makyaja benzeyen cam kuleler olabildiğince ezici ve tekinsizdirler. Hem var oluşlarının hem varlıklarının sebebi insana tepeden bakarlar. Birey kendi yarattığı dünyada gittikçe küçülen bir figüre, resimde renk lekesine dönüşür.

Peki, kaçmak, uzaklaşmak, hiç olmadı uzun bir yürüyüşe çıkmak çözüm olabilir mi? Belki. Varlığının kanıtına dair gölgeyi yanına alıp kalabalıkla birlikte uzun bir kaçış yolculuğuna çıkmak sorunları halledebilir. Tabi, sizi Kaf Dağı’nın tepesinde kağıttan bir “Nuh’un Gemisi” beklemiyorsa.

Kadir Ablak ve Raşit Altun’un resimlerinde beliren kalabalık, ıssızlık; yüzey, derinlik algısı Nevres Akın’ın tuvallerinde farklı bir dille belirginlik kazanır.

Akın, hız ile durağanlık arasında geçişlilik yaratarak dolu-boş; satıh-derinlik kavramlarını belirginleştirir. Renkten forma geçerken bu iki olgu arasındaki sınırları daraltır. Çizginin egemenliği ile yüzey dolarken, perspektif doluluğu tersinleyerek ıssızlığı çağırır.

“Çalılık, girilmez has bahçe değildir”, der Johann George Hamann. Bu, onun yazı ve yaratım üzerine kullandığı bir metafordur. Hamann’ın eğretilemesi gibi Akın’ın çetrefil kompozisyonu görüntüde engel yaratır. Yüzey, şeffaf bir bariyerle örtülmüş gibidir. İzleyiciyi zorlayan bir geçitsizlik sergiler. Algı girişi bulduğundaysa ayrıntılar belirginleşir. Yatay, dikey kurgu alışkanlığı kırar. Sonra dönüştürür. Denge yerini bulur.

Zaten yaşam hassas dengeler üzerine kuruludur. Kuşkusuz sanat yapıtının salt kendisi de gerek yaşamsal anlamda gerek sanatsal dil içinde sözünü ettiğimiz denge kavramını taşır. Simetrinin bozulması onun böylesi bir algılayıştan uzaklaşmasını gerektirmez.

Ferit Yazıcı’nın yapıtları, parçadan bütüne giderken dengenin varlığını pekiştirir. Labirentin ortasında uzanan heykelden başlayarak simetri, non-simetri etkisi sürekli tekrarlanır. Bununla birlikte çalışmalar, statik-dinamik karşıtlığını da taşır. Bir çalışma dışında aslında hep aynı biçimde sunulan statik figür, heykelde her konumlanışında dinamizme bürünür. Büyük bir çarkın tekil parçaları gibi algılanabilecek heykeller, figürün konumuna göre anlatımcı bir anlayış sergiler.

Hülya Bakkal’ın tuvalin sınırlarını zorlayan yapıtları başka bir seyir izler. Sanatçının monokrom tavrı aynı zamanda plastik estetiğin de başka bir sınırına işaret eder. Yine denge kavramından hereket eden yapıtlar aynı zamanda ritmik bir yapıyı sergilemektedir. Düz yüzey boyası cazın tınılarını çağrıştırırken yapıt yüzeyi aşar, rölyefleşir.

Tuvalle ahşabın bir arada kullanıldığı işler, plastik sorununun kavramsallaştırmasını imler. Bu anlamda aynı zamanda yaşayan bir organizmaya dönüşün yapıtların bütünü. Çünkü yüzeyle başlayan boya, biçim serüveni heykelle son bulmuştur. Boya yüzeyin dışına taşırken aynı zamanda kendini dönüştürmüş aynı biçimlendirmeye heykele bürünmüştür. Sanatçının kavramlar, formlar arası geçişte yakaladığı estetik ilişki bizi asıl olana davet eder. Temsil pürleşir, salt kendi olur.

Tunca Sanat Galerisi’inin beş genç sanatçısı, görüntünün cazibesinden hareket ederek, yeni bir temsiliyet gösterirler. Çağa ilişkin rahatsızlıkları, duyarlıkları; yaşam karşısında konumlanışları, plastiği kavrayışlarıyla yeni baştan…

Nilgün Yüksel