Cart

Cart

RESMİ NASIL BİLİRDİNİZ (!)

Rönesans resmine ilişkin ikonografik çözümlemeleri okurken  hep bir sürü şeyin aslında bizim algılayıp açıklamaya çalıştığımızdan çok farklı olabileceğini düşünürdüm. Örneğin ressamın kırmızıyı masumiyetin ifadesi olarak kullandığı görüş karşısında içimden sürekli şunu tekrarlardım: “Ya başka rengi kalmadıysa, ya başka rengi kalmadıysa…”

Ferhat Özgür’ün  Siyah – Beyaz Sanat Galerisi’nin  20. yıl etkinliklerinde yer alan “Monologlar” sergisi bu şüpheyi hatırlattı bana. Özgür, sergiye ilişkin yazdığı yazıda, özellikle “Boya Banyosu”, “Temsil I”, “Temsil II” isimli üç tuvalin son on yıldır resim üzerinde yapılan tartışmaların etkisiyle ortaya çıktığını belirtiyor, “resim öldü” tartışmalarının karşı yakasında yer alan “resim yapma isteği”ne dikkati çekiyordu.

Oysa ki bütün bu tartışmalar arasında en ateşli “resim öldü” savunucularının satır aralarında seslerinin titremediğini de iddia edemeyiz. Çünkü bütün bu tartışmaların yaşandığı yıllar boyunca hep tuval vardı. Bugün belki de elimizdekiler tartışmaların ötesinde seçenekler. Aslında ölen ne tuval ne modernist resim ne de yeni anlatım olanakları. Sadece artık sanatçıların seçecekleri malzemeleri çoğaldı, bir de şüpheleri… Bu da doğru, iyi ve güzelin sürekli kimlik değiştirdiği modern dünyada sanatçının sınırları aşma isteğinin bedellerinden biri kuşkusuz.

İşte tam bu noktada “Boya Banyosu” sanatçının tüm bu tartışmaların arasına çektiği çizgiyi imliyor; “Yeter boyayla yıkanmak istiyorum!”. Bu da temsiliyet (boya-resim) ile teslimiyet (sanatçı-yaratıcı) arasındaki ilişkideki ince sınır olsa gerek.

Ferhat Özgür Temsil kavramını (bu özellikle bir kavram olarak ele alınmıştır) diğer iki resminin ana konusuna (özellikle konu) dönüştürerek, yukarıdaki tartışmalara eklemlenebilecek temsil ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi irdeliyor. İçiçe geçirdiği kurgularla hangisinin gerçek hangisinin temsil ya da taklit olduğunu sorguluyor. Tuvalde birbirlerinin hareketini tekrarlayan kütlesel ve çizgisel figürleri bir arada kullanarak temsilin temsilini gösteriyor.

Bir başka açıdan baktığımızda her şey tek bir uzam içinde dönmekte. Ki buna başka bir şey de eklenebilir: Süreç… Resmin içindeki her iki figürde “yaşayan” olmadığına göre onları birbirlerinin devamı olarak değerlendirmek olası. Bu durumda biri diğerini önceleyen ve aynı paralelde yaşayan farklı zaman süreçlerini imlemekte. Bu da bizim için resmin ortaya çıkış serüveniyle özdeşleşebilir. Bu anlatımdan sanatçının tüm yaratım macerasına izleyiciyi ortak ettiği sonucunu çıkarmamız olası. Ferhat Özgür de sergi için oluşturduğu metinde sanatçının yaratım sırasında çektiği zahmeti biraz da oyunsu bir dürtüyle biraz daha çoğaltmak için çaba harcadığını söylüyor. Ki sanatçının resimlerde model olarak kendisini kullandığını farkettiğimizde ressamın tuvalleriyle kurduğu empati ilişkisinde seyircinin de payını saklı tutmuş olabileceğini de göz önüne almamız gerekiyor. Seyircinin; sanatçının yaratırken nasıl bir yol izlediğini merak etmesini bir yana bırakırsak; yaratıcının “zahmet” diye nitelendirdiği sürece ne kadar katılabildiğini söylemek güç ama kurguda yaratılan o hınzırca oyuna kendilerini kaptırıp benzer bir empati ilişkisi geliştirebileceklerini söyleyebiliriz.

Tabii buraya yukarıda saydığımız temsil ve gerçeklik ilişkisinde resmin boşlukta kapladığı alanla, madde olarak varlığıyla kendi gerçekliğinin de olduğunu eklememiz gerek ki bu görüntünün egemenliğiyle yüz yüze geldiğimiz andır. Bu gerçekliği belirlediğimizde resimlerin aynı zamanda birer illüzyona dönüşebileceğini de fark edebiliriz. Tuvalde görünen figürün tuval içindeki çizgisel görüntüsü şaşırtıcı olduğu kadar estetiğin bir başka noktasına işaret etmektedir. İçiçe geçmiş görüntüler gözün belli noktalarda farklı anlara odaklanmasını sağlar ve bütüncül algıda ortaya şaşırtıcı olan çıkar. Sanatçının sergide yer alan fotoğraflarla birlikte kompozisyonlardaki ayrıntıcı yaklaşımı; mükemmeliyetçiliği değil, çünkü çoğu zaman mükemmel olan soğuk ve mesafeli bir duruşu benimser (ki sanatçının burada tam zamanında durduğunu belirtmek gerek.); izleyiciye yapıt üzerinden yeni kurgular yapmasına olanak vermektedir.

Tıpkı “Futbol Hayattır” çalışmasında olduğu gibi. Tarihsel bilinci olan bir izleyicinin yorumu kompozisyon için rahatlıkla “Futbol Afyondur” olabilir. Kutsal kitaplardaki yasak meyvenin aynı zamanda bilgi ağacının meyvesi olduğu teorisini göz önünde bulundurduğumuzda ise meyvenin dalından koparılmasıyla oluşan bilginin dinler tarihi ile afyona dönüştüğü yorumunu yapabiliriz. Yoksa futbol gerçekten hayat mıdır?

Kendimin bile anlayamayacağı işler yapmak istiyorum, diyordu Ferhat Özgür. Hadi başa dönelim. Şimdi bu işlerin içine girebilmek için elimizde bir sürü “anahtar” var. Ama tamamen şüphedeyim. “Ya hepsi kapıları açıyorsa, ya hiç biri açmıyorsa…” Ama zaten sanat da biraz şüphe değil mi? Yoksa neden yüzyıllardır yaratımla esrikliği birbirine karıştıralım ki…

 

Nilgün Yüksel