Cart

Cart

KARANLIĞIN KONUKLARI

Güneş Çınar, yapıtlarının çıkış noktasına mitolojiyi, masalları, rüya ve kabusları yerleştirir. Kendi yaratısı olan stilize kent görüntüleri aynı zamanda birer metafordur. İnsanın bilinçaltının karmaşık yapısı sanatçının formlarında belirginleşir. Parçalar, bireyi temsil eden bütüncül konstrüksiyonlara dönüşür.

İnsanın bir arada olmak, kurduğu ekonomik ve sosyal sistemde kendini güvende hissetmek gibi basit içgüdüsel ihtiyaçlarla oluşturduğu kent, modern zamanlara doğru gittikçe evrilir. Artık bir dakika durup düşünmeye zamanı olmayan kentli insan için büyük duvarlarla çevrili yaşam alanı bir labirente dönüşmüştür. Sistemin kurguladığı düzende dışarıdan büyük olanaklar sunulurken geçiş, fazladan ara sokaklarla bezenir, elbette ki her an bir çıkmaz sokağa dalmanız da olasıdır.

Bu noktada bize dair bir paradoks çıkar ortaya, huzur adına yaratılan, bizzat huzursuzluğun kaynağına dönüşür. Dışarıdan bakıldığında mutlu kalabalıkları barındıran kent, kendi içinde tehdidin bir parçası oluverir. Sorunlar çoğaldıkça çözüm adına yapıya yeni katmanlar eklenir. Tıpkı bilinçaltımız gibi.

Güneş Çınar’ın heykel ve rölyefleri de ele aldığı konuya paralel bir görsellik içerir. Pür oluşumun altında katmanlarla işlerini çoğaltır. Tek tek parçalardan bütüne, eserden seriye doğru yol alır. Konusunu nesneye dönüştürürken bireyin içselliğini görünür kılar. Keza görünür olmak, insan ruhunun karşı koyamadığı arzulardan biridir.

Oysa başka bir açıdan kalabalıkta yitmekle görünür olmanın ikilemini yaşar insan. Kendi alanını, kaçışını yaratırken imaj çağında büsbütün yitmek de acı verici olabilir. Kaybolmanın huzuru, izlenilmenin karşı konulmaz cazibesi arasında “15 dakika”lığına da olsa yitirilen mahremiyeti, sadece bedenle değil duygu ve düşüncenin bütünlüğüyle de birey olmanın anlamını yeniden kavramak için düşlere sığınır modern kentli. Artık kentin uğultulu ıssızlığında uyumak ne kadar mümkün olursa.

Neyse ki geleneği kullanan modern tıp bu yalancı sığınma aracına da bir çözüm bulmuştur: Uyku çiçeği… Bugün adı söylenir söylenmez birçok kişinin görüntüsünden değil ama damıtıldığı şişeden tanıyacağı passiflora…

Güneş Çınar yapıtlarında bir kabusa dönüşen kenti ele alırken serinin başına passiflorayı koyar. Uykunun dinginliğinde bir zamanlar güven duygusuyla özdeşleşen kentli kimliğinde bireyi ararken yabanıl bir tedirginliğin dehlizlerinde dolaştırır izleyiciyi. İlksel benliğimiz ve yaşantımıza ilişkin bize ayna tutarken aynı zamanda bir önermeyi de hatırlatır.

İzleyen ve izlenenin merkeze konduğu kaçınılmaz figürlere dönüştüğümüz bu yeni yaşamda yaşadığımız kısır döngüyü aşmanın yolu neden bir dolaylama olmasın?

Modle etmek, sanat yapmak elbette ki bizi kendimizle ve başkalarıyla karşı karşıya getirmenin bir yolu. Beuys’un ölü tavşan mırmırlamaları gibi bir saplantıyı, bir düşünceyi sürekli tekrar ederek onu içselleştirmek, gündeleştirmek giderek kabullenip bir parçamıza dönüştürmek anlamında da dile getirilebilir bu.

Bu yüzden “Karanlığın Konukları”, çelişkilerimize, korkularımıza, karmaşıklığımıza ve bunların ötesinde belirsizliğe ilişkin göndermeler içerir. Bizi içlerine hapseden, bir türlü üstümüze giyemediğimiz yaşama alanlarımızda, düşlerimizde kurguyla gerçeğin iç içe geçtiği bir dünyanın konuklarıdır onlar. Başka bir açıdan, sanatçının elinde değişen, dönüşebilen, farklı anlamlar yüklenen formlar, yüzleşme ile arınmayı bir arada taşıyan yapılardır.

Nilgün Yüksel 2010