Cart

Cart

HALLER

Geçtiğimiz yüzyılın başında sanat tarihindeki yerini almaya hazırlanan soyut sanat, diğer yenilikçi çıkışlar gibi, yaratıcı ve alımlayıcı açısından özgürleşmeye işaret ediyordu.

Sanatçı, süreci ve sonucu belirlenmiş anlayışın dışına çıkmış, süreç ve sonucun sürprizlerine açık bir özneye dönüşmüştü. Bu, kuşkusuz geri dönülmez şekilde izleyicinin yapıt karşısındaki rolünü de değiştirdi. İzleyici kolektif bir düşünüş ve yorumdan öznelliğe doğru yol alma zorunluluğu ile karşı karşıya geldi. Alımlayıcının yapıtla ilişkisinde hazır verilerle şekillenmiş edilgen duruşunu tek edip sürece de dahil olan dinamik bir düşünüş tarzını benimsemesinin zamanı gelmişti. Üstelik soyut yaratım, böylesi bir dönüşüm için fazlasıyla veri sunuyordu.

Her ne kadar figürle ilişkisini sürdürse de Bahar Kocaman’ın resimsel serüveninde belirginlik kazanan soyut yaratımı onun resmin en pür haliyle de hesaplaşmasını imliyor. Yüzey, boya, renk, doku, hareket ilişkisinin tüm verilerini içeren yapıtlar, yüksek tonda bir dinamizm, olabildiğince açık ve dönüştürülebilir bir etki barındırıyor.

İşte tam bu noktada “haller”, yapıta, yaratıcıya ve alımlayana gönderme yaparak hem resmin süreci, oluşu ve sonucu hem yaratıcının duruşu hem de yaşamın algılanışı açısından çoklu okumaları çağrıştıran bir önerme getiriyor.

Hal kelimesinin Türkçe’deki ilk anlamı durum. Ama aynı zamanda bize özgü bir kültürü de ifade ediyor hal. Tasavvuf felsefesinde sufilerin vecdi… Ki buradaki vecdi bir tür Tanrısal esinlenme olarak açıklamak olası. Bununla birlikte hal, salt esinlenmekten öte belli bir eğitimden geçmiş, o uzun yolu yürümüş sufilere verilen hediye. Başka bir deyişle de bir tür geçici coşkunluk hali.

Kelimeyi silip yerine yaratma sürecini koyduğumuzda günlük yaşamda da sıkça kullandığımız sanatçının yaratıcı olarak portresi çIkıyor ortaya. Sonuçta birçoğumuz için yaratıcı, doğuştan yeteneğe sahip ve esin perileriyle dolaşan bir figür değil mi?

Bahar Kocaman’ın yapıtını da hal kavramından yola çıkarak farklı açılardan okumak mümkün. Temelde onun yapıtlarına bakmak, belli bir öğretiden geçmiş, belli bir alan üzerinde yoğunlaşıp üslubunu belirlemiş sanatçının çerçeveyle sınırlanmış yüzeydeki esinlerine şahit olmak anlamında da ele alınabilir.

Ki, Kocaman’ın eserlerinde süreçle birlikte anı, resmin devinimi ile birlikte sanatçının devinimini ya da yüzeydeki derdini sezmek olası.

Olabildiğince az eleman kullanarak hatta zaman zaman salt iki rengin birbiriyle ilişkisinden oluşan yapıtlar tüm sadeliklerine karşın hiç de dingin değiller. Geniş fırça vuruşları, gestual hareketler dediğimiz, sanatçının jestlerine dayanan boyamalar, onları olabildiğince hareketli kılıyor. Resmin tamamına yayılmadan kendi içinde söyleşen doku etkileri ve tonlamalarla kendiliğinden yapılan geçişler, yüzeyi nefes alıp veren canlı bir organizmaya dönüştürüyor.

Peki, resmin halinden sanatçının halini sezmek nasıl olur? Nesne ile özne nerede bağdaşır? Nerede ayrılır?

Elbette ki sonuna kadar bir anlamadan ya da kavramadan söz edemeyiz, ama yapı son geldiği noktada, izleyiciyle kurduğu yeni ilişki de yaratıcına, sanatçının iş üzerindeki ilerleyişine dair izler barındırır.

Bahar Kocaman’ın yapıtı, coşkunluktan sessizliğe; dinamizmden dinginliğe; çoktan teke, sadeliğe doğru bir yol izler.

Sufinin uzun yürüyüşünde sonra girdiği hal coşkunluktur. Sonra durur, sonra yürümeye devam eder. Yeniden ama başka bir boyutta…

Biliyoruz ki, çoğu zaman sanatçının bir duruşu vardır. Niteleme olarak değil, gerçek anlamıyla tek olan duruşu. Ama kaç hali vardır? Ya, yapıtın kaç hali vardır?

 

Nilgün Yüksel