Cart

Cart

GÜMÜŞLÜK BÜYÜCÜLERİ

1989 yılında Hubert Martin küratörlüğünde Georges Pompidiou ve Grande Halle’de “Yeryüzü Büyücüleri” başlıklı bir sergi düzenlendi. 2014 yılında da aynı başlıkla ikincisi yapıldı. Her iki sergide de Avrupa ve Amerika dışında üreten sanatçıların eserleri yer alıyordu. Julia Friedel, 2016 yılında bu sergilerle ilgili kaleme aldığı bir yazıda, Avrupa-Amerika eksenli sanat tekelinin ve onların narsistik bakış açısının yürürlükten kaldırılmak istendiğini belirtiyordu. Bugün bunun ne kadar gerçekleştiği başka bir yazının tartışma konusu olabilir mi? Bu sorunun cevabını tüm önyargılarımızdan sıyrılarak verebilir miyiz?

Aklımızdaki perdeleri kaldırdığımızda, yüklendiğimiz ama bazen manipülatif olabilen bilgileri bir kenara bıraktığımızda, bir adım ötesinde çağlarca süren tüm sanatsal üretimler, yaratıcı devrimlerden sonra, tüm zamanlar boyunca olduğu gibi günümüzün dünyasında da “Yeryüzü Büyücüleri” vardırlar ve onlar yeryüzünün gördüğümüz ve göremediğimiz her yerindedirler.

Bu büyücüler, Amerika’da bir gökdelenin tepesine, Avrupa’da bir göl kenarına, Asya’da terkedilmiş bir fabrikaya, Afrika’da bir ağacın altına konuşlanmış; dünyayı göstermek, ona yeniden şekil vermek, ruhlarının en somut halini biçimlendirmek için boyalardan, kağıtlardan, kumaşlardan; taştan, topraktan ve sudan iksirlerini karıyor olabilirler.

Ben birçoklarını tanıyorum ve onlardan ikisinin “Gümüşlük Büyücüleri” olduğunu biliyorum.

“Adeta aside batırılıp çıkarılmış algılarımızın unuttuğu güzellikleri ve ortaklığı hatırlatmak istiyorum. Bir hayvanın göz bebeğinin tam ortasında duran insanı, nefesin kutsallığının altını çizmek yaptığım. Dönüp tekrar okuyalım diye…”

Ayşen Karakaya yapıtlarını bu cümlelerle söze döküyor. Her şeyin ekranlardaki görüntüyle özdeş olduğu, gerçekliğin yittiği, bir türlü sadeleştiremediğimiz fragmanlara dönüşen yaşamlarımıza, tam da o fragmanlardaki gibi tuval yüzeylerindeki parçalanmalarla karşılık veriyor. Boyaların arkasına saklanmış insan bedenlerinin taşıdığı net, belirgin hayvan kafalarıyla aidiyetlerimizi hatırlatıyor. Ve daha önce birçok kez yaptığı gibi sokağın dilini tuvalle birleştirip bedenin ve boyanın ardındaki gerçekliğe dikkat çekiyor. Bunlar, aynı zamanda küçük alanlarımıza çekildiğimiz yerde aslında her yerde olduğumuza, olabileceğimize dair küçük notlar!

Bir başka açıdan Ayşen Karakaya’nın yapıtları insana ve günümüz dünyasına dair bir yüzleşme. Merkezde topladığı boya katmanları, üst üste binerek kolaj etkisi yaratan lekeler ve zaman zaman heykelsi bir görünüme bürünen formlarıyla çok boyutlu bir anlatıma ulaşıyor. Yaşam gibi!

Tüm bu parçalanmalardan, katmanların yarattığı kaotik etkiden sonra merkezden sessizce kopan lekelerle dengenin varlığını belirginleştiriyor. Dönüp bir kez daha okumayı öneriyor Karakaya, dönüp bir kez daha bakmayı. Algımızı körelten dijital dünyanın görüntüleri ardında başka gerçek yaşamlar var, insan oluşa dair izler var.

Ve hepsinin ötesinde içimizde saklı duran iyimserlik var. Hayvan formlu başlar en çarpıcı halleriyle oradalar. Ve bakın, tuvallerden kelebekler uçuyor.

Büyücülerden bir başkası, büyücülerden delirmiş olanı, kendi sınırlarıyla oynayan, sınırlarını parçalayan Ali Atmaca, güneyin rüzgarından, Akdeniz’in suyundan, kadınların profilinden, cırcır böceklerinden, tütünden topladığı renkler, formlar, sesler ve kokularla resim yapıyor.

Edebiyatın, Anadolu’nun ve dünya müziklerinin derinliğinden çizgilerini çıkarıyor. Bir romanın, bir caz parçasının yükselip alçalan ritimleriyle kompozisyonu kurguluyor.

Sanatın sonsuz anlatım olanaklarından seçtikleriyle her seferinde kendi dilini yeniden oluşturuyor. Bir şaman ritüeliyle çalışırken yanına geçmişin ve şimdinin büyük ustalarını alıyor. Tek cümle ile belleğimizi değiştiren edebiyatçılar, ezgileriyle aklımızın, gösterdikleriyle bakışımızın sınırlarını zorlayan müzisyen ve sanatçılar bu ritüelin birer parçasına dönüşüyor.

Ali Atmaca’nın resimlerinin gücü, fütursuzca korkusuz olmasından kaynaklanıyor. Benzeşmenin ve aykırılığın korkusuzluğundan. O sihrini kararken ihtiyacı olanları alıp uyumsuzlukları bir potada eritiyor. Griden, siyah ve beyazdan maviye, sarıya, kırmızıya en yalın halleriyle geçiyor. Resim palette yoğrulmamış, öylesine kendini ortaya atıvermiş gibi. Aslında sanatçının tek malzemesi boya, tam da olduğu yerde sadece kendini gösteriyor. Form dünyaya dair görüntüleri temsil etmiyor, rengin olanaklarını üzerinde taşıyor.

Gördüğünüz aslında bir mavi, bir kırmızı, lila… saf renk! birbirleriyle temas ederken birbirlerinin alanına girmeyen saf renkler. Retinanın aldanışını sadece kompozisyona bırakan saf renkler. O sonsuz çizgilerin, boşluğun, doluluğun, adına kurgu dediğimiz sınırlandırılmış çerçevenin içinde sanatçının ulaşmaya çalıştığı sadelik, boyayla ifadesini bulan rengin kendisinde yatıyor.

Şaman ritüellerinden sadece iki insan arasındaki açıklayamadığımız o esriklik haline kadar, öngörülerin ve esinlerin izlerini bulamadığımız yerlerinden çıkıp gelir sanat. Yazı, ses ya da görüntü, ifade biçimi ne olursa olsun sözün tükendiği yerde başlar. Asıl kaynak ya göremeyeceğimiz kadar karanlıktadır ya da ışıktan gözümüzün kör olduğu aydınlıkta. Bu yüzden sihir kadar şaşırtıcıdır çoğu zaman.

Bu yüzden sanatçılarla sağaltan büyücüler birbirlerine benzerler. Tüm akıllarıyla yapacaklarını kararlarken son anda bizi bazen o altıncı his dediğimiz, bilmediğimiz, şaşırdığımız, anlam vermek için çabalayıp sadece izlemekle yetindiğimiz yerde bırakırlar.

Aklımızdaki perdeleri kaldırdığımızda, çağlarca süren tüm sanatsal üretimler, yaratıcı devrimlerden sonra, tüm zamanlar boyunca olduğu gibi günümüzün dünyasında da “Yeryüzü Büyücüleri” vardır ve onlar yeryüzünün gördüğümüz ve göremediğimiz her yerindedirler.

Ben onlardan ikisini tanıyorum. Onlar kırmızıdan beyaza dönen şaraplarını içerken Nietsche’nin cümleleriyle dile gelen resimleri kendilerini anlatıyor: “Çünkü her şeyimle buyum ben: Makarayı sarıyorum, yetiştiriyorum, yetiştirici, bir çiftçi, disiplin yanlısı biri, bir zamanlar kendine şu tavsiyeyi vermiş, yok yere değil hem de: Kimsen o ol.”

Ayşen Karakaya, yeryüzünden topladıklarını tuvale iliştiriyor, bakışıyla kendi üslubunu yaratıyor. Ali Atmaca, alıştığı Atmaca’yı silip yerine yeni Atmacalar koyuyor. Bozduğu sınırlardan çıkıp aykırı alanlarda dolaşıyor.

Onlar, dünyaya yayılmış “Yeryüzü Büyücüleri”nden ikisi, onlar, diğerlerinin hemen yanı başında denize uzanan yerdeki “Gümüşlük Büyücüleri”…

 

Nilgün Yüksel