Cart

Cart

DUVARLARIN ARDINDA

“Bütün büyük eylemlerin, bütün büyük düşüncülerin önemsiz bir başlangıcı vardır. Büyük yapıtlar çoğu kez bir sokağın dönemecinde ya da bir lokantanın kapısında doğar.”[1]

Albert Camus’nun “Sisifos Söyleni” uyumsuzluk üzerine bir denemedir. Yazarın sözcüklerin anlamını genişlettiği kitapta “Uyumsuz Duvarlar” bölümünde geçer yukarıdaki cümle.

Duvar, nesnel anlamı dışında başlı başına bir metafordur. İçinde iyiyi ve kötüyü barındırır, merakı ve sağduyuyu, hissizleşmeyi ve sağırlığı, isyanı ve yaratıyı…

Duvar örter ve duvar bazen sonsuza kadar açık eder.

Sokaklar, duvarlar, asi gençlerin, erkin formalize ettiği yaşam biçimlerine karşı çıkışıdır. Sokaklar, bir gece vaktinde duvarları boyayıp artlarında sadece mahlaslarını bırakan, kimliklerini duvarlara kazıyan, büyüklerle dalga geçen hınzır çocukların bitmeyen oyunlarının eşlikçisidir. Sokaklar, duvarların ardıdır, duvarların ardındaki yaşamlara sızmanın yoludur.

Duvarlar, Basquiat’nın şakacı figürleri, Banksy’nin politik dilidir.

Ayşen Karakaya yapıtlarının birçoğunda duvarlarla hesaplaşır. Önce en yalın anlamı olan duvarlarla. Bu aynı zamanda sokakla, sokağın diliyle kurduğu ilişkinin sonucudur. Sokak kalabalıktır, kaybolmanın ve görünmenin yoludur. Sokak poptur.

Marlyn Monroe sanatçının ilk pop imgesidir. Dışarı çıkmadan, Andy Warhol’u tanımadan çok önce 1980’lerin video döneminde ekrana düşen yüzüyle tanıdığı görüntü. Barbi bebeklerin vücut bulmuş hali. Bir gün ressam olduğunda, plastik üzerinden sorgulayacağı ikonik imge.

Sonra imgeleri değişir. Zaten duvarlar da değişir. Aklımıza yerleştiğinde labirentlere dönüşür. Sıvası dökülenler, terk edilip ot bürüyenler yaşamdır. Ruhumuzdakiler çıkmaz sokak.

Nesne, metafora dönüştüğünde hayvanlar girer tuvallere, kadın bedenine bürünmüş hayvanlar. Başka yaşam formlarının göstergeleri. Bedenle ruhun kopuşu. İkonlardan gerçeğe dönüş. Kadın kimliğinin eğretileme ile açık edilişi. Plastik anlamda desene ve forma dönüştür bu çalışmalar. Bununla birlikte bir karşı duruş üzerinden de okunabilirler. Tabulara, bakış açılarına, yüklemelere dairdir gösterilen. Aklımızın duvarlarının ötesinin ifşasıdır.

Oysa kapının dışında, bir pencerenin yanında, bir garajın loşluğunda yazılar vardır duvarlarda. Devrim yapan, aşkını ilan eden, öfkeli, hüzünlü, neşeli, alaycı yazılar. Bazen öylesine karalanmış, bazen tarihe not düşülmüş yazılar. Yazılar estetiktir.

Harfler usulca gelip yerleşir duvara dönüşen tuvallere. Görüntü kişisel notlara dönüşür. Bir kadının ruhsal yolculuğunu dişil bir imge olan tavşanla somutlaştırır. Bedenle ruh yanlarına kızgınlığı, kırgınlığı, ironiyi, umursamazlığı alıp bütünleşmeye başlamıştır. Tuvale düşülenler ise yeni yaşamların izleridir. Her resim bittiğinde yeni bir doğumu imler Ayşen Karakaya. Resmin doğumu değil. Herhangi bir yerde dünyaya gelen bir bebeğin doğumu. Rakamlar nüfusa eklenen yeni bir candır.

Sonra görüntü netleşir. Renkler kendine döner. Formlar büyür. Fonun parçalanmışlığında hayvanlar belirir. Her figür, her renk, açıklık ve koyuluk, belli belirsiz doku, bir kez daha plastiğe ve yaşama dair olanı anlatır.

İşlevsel zanaattan sonra kullanım işlevini yitirmiş sanat söylencesinde bir sanat eserinin işlevi beklentileri karşılamamak olsa gerekir. Bir eseri izlemek sadece bir anda sanatçıyı, bir anda kendimizi izlemek anlamına gelir. Bazen yapıtın doğurganlığında yaşamın doğurganlığının izini sürmek, bazen aklımızdaki duvarları yıkıp duvarların ardına geçmek anlamına gelir.

Çünkü sanat, tıpkı yaşam gibi uzlaşmazdır, ötesi uyumsuzdur.

Bazen bir sanat eseri hemen kapının önündedir. Bazen o çok iyi tanıdığımız sokağın sonundadır. Bazen duvarların üstündedir.

Bazen bedenimizi çevreleyen, aklımızı esir alan duvarların ardında…

Nilgün Yüksel

[1] Albert Camus, Sisifos Söyleni, (çev. Tahsin Yücel), Can Yayınları, İst. 1997, s. 24