Çoğu zaman sadece yapıtı tanımlamak için kullandığımız bu iki kelime aslında içine diğerlerini de sığdıracak geniş bir kavramlar dizgesine işaret eder.

Kendi içinde sürekli yeniden üreten soyut kavramı, göstergeleri belli bir düzlemde ilerliyormuş izlenimi verse de yaratıcıların tavırlarıyla birbirine karşıt düşünceleri de barındırır.

Soyut sanatın temel ilkelerini ortaya koyan Kandinsky’de biçim, aynı zamanda tinsel bir ifade aracıdır. Kandinsky, plastik dilini kurgularken ruhsal arınmayı, yaratım sürecine dâhil etmiştir. Hatta madde ve ruhu birbirinden bağımsız değil aynı ilkenin farklı aşamaları olarak gören, duyguların esaretinden kurtuldukça ruhsallık boyutuna erişilebileceğini ve bu boyutun en üst aşamasının da sanat olduğunu ortaya koyan teosifi akımından oldukça etkilenmiş ve akımın ilkelerini kendi sanatsa anlayışı içinde değerlendirmiştir.

Kandinsky’nin soyut çalışmalarını ortaya koymasından sadece birkaç yıl sonra Rusya’da Konstruktivizm, Hollanda’da De stijl akımları soyut sanatın ilkelerini çok farklı bir anlayış ile belirlemişlerdir. Bu iki akım duyulardan önce akıl ve mantık süzgecini öne çıkaran bir yaratım anlayışı geliştirmiştir.

Bizde 1950’lerden itibaren ilk örneklerini veren soyut sanat, Türkiye’de de benzer bir yol izlemiş, sanatçıların ilgi alanları ve dünya görüşleri paralelinde farklılaşmıştır.

Ferruh Başağa Türkiye’de soyut resme ilk yönelen sanatçılar arasındadır. Soyut resim denemelerine akademiden henüz mezun olduğu zamana denk gelen 1940’lı yılların ikinci yarısında başlamıştır. İlk dönem resimlerinde kübizme yaklaşan çalışmalarının yanında salt renk lekeleriyle ortaya koyduğu lirik işler de vardır. 1960’lı yıllar daha önce Avrupa’da gündemde olan taşizm yıllarıdır onun için. Bu resimler, boya ve doku etkilerinin yeniden sorgulandığı dönemi işaret etmektedir. Bugün Başağa kuşkusuz olgunluk dönemi işleri olarak adlandırabileceğimiz geometrik soyutları ile usumuzda yer etmiştir. Başağa, resimde usun egemenliğini savunan sanatçılardan olmuştur. Onun “Artık gördüklerimin değil düşündüğümün resmini yapıyorum” sözü sanatsal yaklaşımını da özetlemektedir. Belirli bir rengin hâkimiyetiyle kurduğu geometrik kompozisyonlarını yumuşak geçişlerle tamamlar. Onun yapıtı duyusal esinin yansıması değil düşüncenin nesneye dönüşmesidir.

Kariyerine Amerika’da başlayan Erol Akyavaş, ilk çalışmalarında dönemin genel sanat anlayışını benimsemiş, lirik anlatımlarla serbest çalışmalar ortaya koymuştur. Başlangıçta dışavurumcu olarak da tanımlanabilecek bir tarzda çalışan sanatçı, ilerleyen dönemlerde kendi kaynaklarına yönelmiş, ikonalardan kaligrafiye kadar doğduğu toprakları temel alan sentezlemelere gitmiştir. Akyavaş’ın Mesnevi’den yola çıkarak oluşturduğu dünya görüşü yapıtlarında da bire bir karşılığını bulmuştur. Özellikle olgunluk döneminde mistisizmi harmanlayan işler ortaya çıkarmıştır. Henüz 1959 yılında yaptığı “Padişahların Zaferi” adlı eseri ile MoMA koleksiyonuna giren Erol Akyavaş İslam kültürünün verilerini yapıtlarında yorumlarken inanç üzerinden evrensel bir dil yakalamıştır.

Sanat eğitimi yerine mühendislik eğitimi almayı seçen Ömer Uluç’un kariyerini değerlendirirken alaylı bir ressam olduğunu söylemek ne kadar doğru olur bilinmez ama alaycı bir ressam olduğu gerçektir. Onun figürden soyuta varan yetmediği yerde tuvalden çıkmalarla heykele dönüşen yapıtlarında her zaman mizahi bir yön olmuştur. Uluç, plastik dilin temel sorunlarıyla ilgilenirken yapıtlarında kendine özgü bir dünya kurgulamıştır. Son dönem eserlerindeki cinlerine sanatsal kariyerinin en üst noktası olarak bakmak hiç de yanlış olmayacaktır. Çünkü bu yapıtlarında sanatçı sadece kurguladığı dünyayı izleyici ile buluşturmamış kendisinden ve eserinden bir üst dil oluşturmuştur.

Nilgün Yüksel