“Benim istediğim sanatçı ortadan kaybolan, beyaz kasketle tabela ya da koridorları boyayan sanatçıdır.” [1]

Ali Atmaca ve Ayşen Karakaya’nın bir süredir devam eden mesleki birlikteliklerinin sonunda ortaya çıkan 5 – 31 Mayıs 2015 tarihleri arasında Galeri Miz’de yer alan sergi “Diyaloglar” adını taşıyor.

Sanatsal üretimde çıraklığın yaşam boyu sürdüğünün altını çizen Atmaca ile kariyerinde on yılı aştıktan sonra Atmaca’ya yeniden çıraklık yaptığını belirten Karakaya, izleyiciyi sanat tarihinde görünen ve görünmeyen usta-çırak ilişkisi üzerine yeniden düşünmeye davet ederken iki farklı kuşağın, üslubun, kimliğin sanat üzerinden geliştirdiği diyaloğa dikkat çekiyorlar.

Ali Atmaca’nın renk ve form üzerinden geliştirdiği modernist dili, kendi kişisel tarihinin, geldiği kültürün ve sanat tarihinin referanslarıyla beslenirken Ayşen Karakaya’nın serüvenine öznel güncesi, yazılardan grafitiye kadar sokağın dili eşlik ediyor.

İki sanatçı, ortak ilgi alanları edebiyatla başlayan beraber üretme, eylem mantığını Rodos’ta duvarlara politik afişler yapıştırarak devam ettirmişlerdi. Plastikte ortak dilleri ise önce ağaçlardı. Sanatta ve günlük yaşamdaki dilleri, Ayşen Karakaya’yı yeni arayışlarla duvarların gösterdiklerine ve tek figür ile karakterize edilmiş bir resim diline taşırken Atmaca’nın hem tek kadın figürü hem tuvalde form ve biçim yığmaları üzerinden direniş resimlerini ortaya koyması sonucunu doğurdu.

Beraber ürettikleri çift imzalı iki tuval ise aykırının bir araya gelişindeki estetik arayışları gösterirken geliştirdikleri diyaloğun da altını çiziyor.

Yazı Claes Oldenburg’dan bir alıntı ile başlıyor. Oldenburg’un bu manifestosu tam da çağın ruhunu yansıtan, Greenberg’cü fazlasıyla sterilize edilmiş estetik anlayışa başkaldıran yeni ve genç yaratımı temsil ediyordu.

Atmaca, çok uzun süre görsel dilin yazıya aktarılırken oluşan anlam kaybını, plastik sanatların zaman zaman fildişi kulesine hapsedilmesini, İstanbul merkezli büyük söylemlerin ardındaki çıkışsızlığı eleştiren ironik yazılar yazdı.

Resimsel dilini modernist ifadeyle bütünleştirmiş olsa da postmodernist dilin de kırdığı özgünlük söylemi, karşı çıkış noktalarından birini oluşturdu. Her sanatçının görünen ve görünmeyen bir ustası olduğunu ve her üretimin birbirini doğurduğunu savundu.

Ayşen Karakaya, yıllar önce ağaçlardan ve ikon imgelerden başladığı resimsel anlatımının tamamen dışında yeni bir dilin peşine düştü. Onun savunusu, her yaşın ve çağın değişimi getirdiğiydi.

İki sanatçının da derdi daha basit olanı göstermekti. Belki de bu yüzden merkezin uzağında Gümüşlük’te bir araya gelerek üretmeyi seçtiler.

Öncülü bir süre takip etmek, ardıla yol açmak, birebir iletişime geçmekten yola çıkıp, deneyimli ve de genç sanatçı(!), yaratım, karşı çıkış, merkez, piyasa, değer ardından salt sanata dair en basit haliyle ne söylenebilirin ardına düştüler. Oldenburgun manifestosundan başka bir cümleye atıf yaparak: “Benim istediğim sanat bir çocuğun ambalajı yırttıktan sonra yaladığı sanattır.”[2]

Nilgün Yüksel

[1] Claes Oldenburg, Dükkandan Belgelerden, Sanat ve Kuram, Küre Yay., İst. 2011, s. 787 – 788

[2] [2] Claes Oldenburg, Dükkandan Belgelerden, Sanat ve Kuram, Küre Yay., İst. 2011, s. 787 – 788