Cart

Cart

“DEMİRİN ÜSTÜNDE KARINCA İZİ”

Yaşam kaynağını ışıktan ve bereketli topraklarından alan Anadolu ve Asya coğrafyasında yaşayanlar, var oluşlarına dair ilk soruları sormaya başladıkları anda, insanlığı günümüze kadar etkileyecek bir uygarlığın da temellerini atıyorlardı.

Anaerkil dönemin çok uzakta kaldığı düşünülen inançlarında, Tanrıça’nın rahipleri başlarını kazır, güzel kokulu otların yakıldığı ateşin etrafında dinsel ritüellerini yaparlar ve dünyada dolaşan bedenlerinin arzularıyla onları baştan çıkarmasını engellemek için kendilerini hadım ederlerdi. Zerdüştler için Ateş ve ışık yaşamın kaynağıydı. Musa’nın Tanrı Yehova ile ilk karşılaşması yanan bir çalı aracılığıylaydı. Mecusiler, zorlu eğitimlerden geçen ve “seçkin” adını alan rahiplerinin bedenlerinin ışıkla dolduğuna inanırlardı. Elini, dilini ve gönlünü üç mühürle bağlayan bu rahipler, canlı öldürmezler, kötü söz söylemezler ve bir eş edinmezlerdi. Onların görevi olabildiğince uzak yerlere gidip öğretilerini diğer insanlara yaymaktı. Çok sonraları bu, Hıristiyan inanışında misyonerlerin izleyeceği bir yoldu. Bugün ilk misyonerler olarak kabul edilen Cizvit rahipleri, yaşamı boyunca bekâr kaldığına inandıkları peygamberleri ve tıpkı Mecusiler’in seçkinleri gibi zor bir eğitimden geçip, bekâret yemini ederek yollara düşmüşler ve İsa’nın öğretisini olabildiğince çok kişiye ulaştırmaya çalışmışlardı. Osmanlı’nın ilk döneminde de halkın ortak değerler etrafında buluşmasını isteyen yöneticiler, İslamiyet’in fethettikleri topraklarda yayılması için Bektaşi dedelerini görevlendirdiler. Birçok dinin ağır yükümlülüklerini barındırmayan Bektaşi geleneği, kolayca sahiplenilecek bir inanç anlayışıydı. Belki de bu yüzden Anadolu’nun abdalları bu geleneği sürdürüp yaşamlarının önemli bir kısmını yollarda geçirdiler. Onların ilk öğretileri de diğerleri gibiydi: Eline, beline, diline sahip ol. Kendine, eşine, diğer insanlara ve canlılara sadakati öğütleyen bu öğreti, güven verici olduğu kadar kolay kabul edilebilirdi.

Kendilerini nereye bağlarlarsa bağlasınlar gönüllü sürgünlerin düşüncelerini beslemek ve diğerlerini inandırmak için daha çok bilmeye gereksinimleri vardı. Vücutları içinse bir hırka ile bir lokma yeterliydi. Beden sadece bir örtüydü ve geçiciydi.

Onlar, çokça uğraştıktan sonra, dünyanın sırrına ermiş, dünyanın sırrına erdikçe ne kadar bilmez olduklarını fark etmiş, toprağın, suyun, havanın, canlıların önünde alçak gönüllükle eğilip içlerindeki ışığı paylaşmak için yola çıkanlardı.

Bunu bir olunca değil, bin olunca yapacaklarını biliyorlardı. Yaşam sonsuzdu, o sonsuzluğun kısa bir anında nefes alıp verebilen insanoğlu içinse demirin üstünde bir karıncanın bıraktığı izi görebilme şansına erişmek güzeldi ama zordu.

Anadolu ve Asya uygarlıklarından güler yüzlü, adil bir sentez yaratan Alevi kültürüyle yoğrulan Yıldız Doyran, kurduğu evrene de bu kültürün izlerini taşıyor.

Bu topraklarda uzun zamandır var olan, çoğun iktidar olmak gibi bir kaygıyı bir yana bırakıp sadece içinden doğurduğu yaşam ustalarıyla bir yaşama kültürünü sürdüren Alevilik tarihi, bugün bize büyük isyanların tarihi kadar günümüze kadar süren zorunlu bir gizlenmenin öyküsünü de anlatıyor. Belki de bu yüzden Anadolu ozanlarının sözlerinden bir anda kulağımıza çalınanlar, başkaldırı, açık uçlu soyut ve sembolik deyişler…

Daha önceki çalışmalarında bedeni, bu büyük evren içinde dönüşümün parçalarından biri olarak göstermişti. Bu çalışmalarda insanın doğayla bir olduğuna ve ölümün bir sona değil sadece yeni bir başlangıca işaret ettiğine gönderme yapıyordu.

Tuvalin tümünü o sürekli döngüyü yineleyen soyutlanmış bitkilerin kapladığı çalışmalarında ise onların önüne şeffaf bir örtü çekiyordu. Örtünme, sadece korunmayı değil, biraz daha görünmez olmayı, gizini ölçülü paylaşmayı öngörüyordu. Bu resimlerde izleyicinin daha çoğunu görebilmesi için o örtüyü aralayabilmesi gerekiyordu.

Yıldız Doyran, uzun zamandır yaptığı doğa çıkışlı resimlerinde bu kez içinde çoktan keşfettiği ışığın izini sürüyor. Semahın dairesel hareketini tuvaline aktarırken kompozisyonda ritmik bir devinim yaratıyor. Blok renk lekelerinin birbirleriyle iletişimlerini sağlayarak resimlerin çatısını oluşturan ışık, aynı zamanda artık çoktan birer forma dönüşmüş bitkileri aralayıp kendini belirginleştiriyor.

İnsanlık tarihi boyunca doğanın gücü karşısında korktu. Ona hayranlık duydu, onu kutsallaştırdı. Bilim, o sonsuzluğu biraz daha aralayabilmek, anlamak için en küçük parçanın ardından gitti ve anlamaya, manayı bulmaya çalıştı. Tasavvufun erenleri o mananın içinde kayboldu, onunla bir oldu.

Yıldız Doyran işlerinin izlerini sürerken, bilimin, doğa felsefesinin ve tasavvufun kesiştiği noktada duruyor.

Gece bir tül gibi doğanın üzerini örtüyor. Ona dair olanları suskunlaştırıyor ve günışığı onları yeniden doğuruyor.

Sanatçı, günün ortaya çıkardıklarını bir buz tanesinden, saman balyasından, sazlardan, sazların suya düşen gölgelerinden, ağaçların kavuklarından ve taşlardan topluyor.

Yaşama ve yaşamın içinde devinen insanlığa ait olan bu ışığı bir karıncanın demirin üstünde yürümesi gibi sessiz, bıraktığı izi düşünmeksizin alçakgönüllü yapıtlarına akıtıyor. Ateşin etrafında dönen rahipler, kendini paylaşmak için uzun yollar kat eden erenler, yoktan var olmayı kabul etmeyen, topraktan çiçeğe, çiçekten toprağa, havaya başka canlılara karışarak kendini sürekli kılan doğanın dönüşümünü bilinçaltlarında taşıyıp içlerindeki gizi ortaya çıkarmak ve sadece form değiştiren yaşamla bir olmanın temsilini göstermek için semaha duranlar gibi.

Belki de uzun zamandır yaratımın sonsuz kaynağı doğadan beslenerek sessiz ama kararlı yürüyen sanatçı, örtüleri aralayıp bize bir şey işaret ediyor: Baksanıza…

Demirin Üstünde Karınca İzi…

Karanlığın içinden görenler gelsin…

Nilgün Yüksel
Şubat 2007

 

Not: Yazı için Erdoğan Çınar’ın Aleviliğin Gizli Tarihi adlı kitaptan yararlanılmıştır.

Erdoğan Çınar, Aleviliğin Gizli Tarihi, Chiviyazıları, İstanbul, Haziran 2006