Sabri Fettah Berkel

1907 doğumlu

Üsküplü

Ressam

Titiz, ayrıntıcı, zor…

Yapıt, çoğu zaman yaratıcısının aynasıdır. Kişisellikten en uzak olan yapıtlar bile bize yaratıcılarına dair bir şeyler söyler.

Sabri Berkel’in yapıtları yaratıcılarının aynası olmaktan çok parçasıdır. Her yapıt onun kişiliğinin bir uzantısı gibidir.

Onun hemen her çalışması tüm ayrıntıları düşünülmüş ve sonuçları hesaplanmış olarak çıkar karşımıza.

Plastisizmi özümsemiş, plastik yapının gelişimine dair kaygıları taşıyan ve bilinçle üreten bir sanatçı için ortaya koyduğu ürünler tam da olması gerektiği gibidir.

Sabri Berkel, Türkiye’de henüz bir sanat bilincinin oluşmadığı dönemlerde evrensel sanat yapıtının getirdiği kaygılarla ortaya koymuştur çalışmalarını.

Umarsızca, sadece üreterek, yemek yer, su içer gibi üreterek…

“Çünkü sarhoşluktu sanat, kendisi için yapılmış yatakta uyumaz, adıyla çağrıldığında derhal kaçıp uzaklaşırdı.”

Sabri Berkel’in eserlerine baktığınızda onun resim sanatı adına pek çok şeyi düşünmüş, araştırmış, yeniden sorgulamış olduğunu görebilirsiniz. Bu yüzden onun Matisse’ten, Cezanne’dan ama en çok Picasso’dan etkilenmesi rastlantı değildir.

O, İtalya’dan başlayarak tüm sanatsal oluşumları inceleyip, onlara Sabri Berkel ruhu üfledi. Ama sanatı adıyla çağırmadı. Bugün bir çoğumuz için hala fildişi kulesinde sonsuz uykusundan uyandırılmayı bekleyen, ulaşamadığımız, dokunamadığımız, hissedemediğimiz, sadece orada olduğunu bildiğimiz bir yaratımın peşinde değildi büyük olasılıkla.

İngilizce konuşulan ülkelerde ilk harfi büyük harfle yazılan “Sanat” (Art)’ın sadece adıyla çağrıldığında gelmeyeceğini biliyordu. Bunu çoktan keşfetmişti.

Bütün bu yargılara varabilmek için Sabri Berkel’i kişisel olarak tanımaya gerek yok. Onun ürettiği desenlerde, resimlerde üretimdeki sonsuz gücünü sezebilmek olası.

Bu güç nereden mi geliyor?

Berkel, 20. yüzyıl sanatçısının nasıl üretmesi gerektiğini kavramıştı. Çizdiği en küçük çizgiden, devasa resimlerine kadar yapıtlarında gözden kaçmayan bir sağlamlık, rastlantılara yer vermeyen bir anlayış olmasına karşın (ki böyle bir üretim anlayışı çok uzun süreçlerde çalışmayı gerektirir), üretken olmayı başarabildi. O, ressam olmanın, sanatçı olmanın, plastisizm üzerine düşünmekten ve bunu olabildiğince çok yaşama geçirmekten geçtiğini biliyordu.

Bu yüzden her yeni yapıtla kendini biraz daha çoğalttı.

Sabri Berkel yapıtlarında plastik dilin en yalın söylemlerini bulmak hiç de güç değildir. Onun resmini belirleyen iki temel öge vardı: çizgi ve renk…

Bu iki kavram çoğu zaman onun yapıtlarında bir yarış halindedir. Ama Sabri Berkel resmini bugün Türk resmi içinde böylesine farklı kılan çizgi ve renkten birinin bu yarışı kazanamamış olmasıdır.  Tıpkı sonu belirsiz olan, sizi hüzünlendirecek, sevindirecek, duygularınızı tatmin edecek bir finale ulaşmayan açık uçlu sinema yapıtları gibi, onun resimleri de çoğul anlamlar içerir. Ama bu anlamlar, düşündüğümüz gibi bir öykünün parçaları değil, her baktığımızda ilk defa izliyormuşuz izlenimi veren plastik kompozisyonun bölümleridir.

Çizgi…

Desenlerinde çizginin gücü kendini hissettirir. Onun güçlü desenlerinde kırık çizgiler genellikle kalbin ritimleri gibidir. Aşağı yukarı, elin belli bir ritimde kağıt üzerinde dans edişini anımsatır. Ama bu dans, ezgilere değil, daha çok Afrika  ya da Kızılderili müziğinden usumuza yer eden düzenli vuruşların ritmine eşlik eden bir danstır.

Onun bu anlayışı daha sonra renklerine de yansıyacaktır.

Renk…

Sabri Berkel üzerine yapılan araştırmaları okuduğumuzda (ki bu araştırmaların ya da incelemelerin ne kadar az olduğunu bir kez daha belirtmek gerek) onun renkçi bir ressam olmadığı sonucuna varabiliriz kolaylıkla. Tabii, burada renkten anladığımızın ne olduğunu sorgulamak gerek…

Evet, onun yapıtlarında bir anda gözümüzü alan çarpıcı renkler yoktur. Çünkü onun aradığı tıpkı çizgilerde olduğu gibi renklerdeki, geçişlerdeki doğurgan uyumdur. Bu yüzden Sabri Berkel resmine baktıktan çok uzun süre sonra usunuzda takılıp kalan koyu kırmızı bir formdur. Ama ne sadece salt form, ne de renk… orada duran koyu kırmızı formdur.

Resim…

Sabri Berkel El Greco’dan Cezanne’a, Cezanne’dan Matisse’e kadar sanatın büyük ustalarına bakmış (moda deyimle incelemekten söz etmiyorum, büyük ustalarla arasında kurduğu empati ilişkisinden, gerçekten bakmaktan, görmekten, anlamaktan, hissetmekten söz ediyorum), sonraki aşamada kendi sesinin arayışına çıkmıştır.

Bu yüzden onun söyleşilerinde sanatçı özgünlüğünden söz edildiğinde satır aralarındaki içtenliği sezmek zor değildir. Tiyatrocuların deyişiyle asıl anlatılan öykünün temelinde oluşturulan alt metindir onun ilettikleri. Tek sorun izleyicinin kanavayı görüp görmemesidir, ki bu da tamamen izleyicinin seçimine bağlıdır.

Bütün bunlardan sonra, 1930’larda başlayan resim serüveninde geçirdiği aşamalar, bugün bizim için hiç de şaşırtıcı olmasa gerek. Onun figürden, soyuta; kübizmden geometrik kompozisyonlara zarif ve önyargısız geçişi sanat yapmayı doğasından getiren bir ressamın yürüyüşüdür.

Berkel…

Tanıklar, Sabri Berkel’in o muhteşem ayrıntıcılığından ve tizliğinden söz ederler. Bir resmin bir milim kaydığını yüz metre öteden görür. Giysisine potluk yapacağı için çok gereksinimi olduğu halde yanında çakı taşımaz.

Sabri Berkel’in hala, henüz bitmiş gibi görünen, taze, genç yapıtları tıpkı kişiliği gibidir. Onlar üzerlerinde kendi görüntülerini bozacak herhangi bir şey taşımazlar. Bu yüzden, hem bütünde hem ayrıntılar da, her izlendiklerinde yeniden o güçlü görsel etkiyi yaratırlar. Çünkü Sabri Berkel resimlerini en çok üstüne giyinir…

Berkel’in resimleri yaratıcılarına benzer, yerli yerinde, izleyeni şaşırtacak kadar dengeli…

El Greco’dan Cezanne’dan İspanya’dan Fransa’dan ama en çok Üsküp’ten süzülüp gelmiş, kendi kişiliklerini ortaya koymuş yapıtlardır onlar…

Nilgün Yüksel 2003