‘Paralel evrenler’ tanımını ilk kez Amerikalı fizikçi Hugh Everet yapar. Bu kuram sonraki dönemlerde kuantum mekaniği alanında sıkça tartışılır ve yeni görüşler doğurur. Tartışmalardan biri, bağımsız, birbiriyle ilişkili olmayan çok sayıda evrenin varlığı üzerinedir. Aralarında Dr. Robin Hanson gibi öne çıkan bilim adamlarının olduğu başka bir grup ise evrenlerin etkileşiminden söz eder. Evrenler birbiriyle etkileştiğinde küçük olanlar parçalanır ya da yanar. Bu, aslında dinsel öğretilerden çok iyi tanıdığımız bir tür kıyamet senaryosudur. Paralel evrenler teorisinin içerdiği daha popüler bir tanım daha var: Kelebek etkisi… Küçük değişimlerin büyük sonuçlar doğurduğu ya da seçimlerimizin bizim tarafımızdan görünen akışı değiştirdiği teorisi. Hangimiz yaşamımızın bir döneminde a şıkkını değil de b şıkkını işaretlediğimizde hayatımızın nasıl olacağını düşünmemiştir?

Akmerkez ve Tunca Sanat’ın birlikte oluşturduğu yeni sergi Türk resminin üç ismine odaklanıyor. Halil Akdeniz, Adem Genç ve Muzaffer Akyol. Yazının başlığı ve girişi da tam da bu üç ismin ben de yaptığı çağrışımdan ortaya çıktı.

Ortak noktalarının resim olması dışında, ortaya koydukları üretim, sanatsal yaklaşımları, üslupları ile birbirinden ayrı, başka dünyalar ya da paralel evrenler, bir sergide bir araya geliyorlar.

Tunca Sanat ve Akmerkez, Türk resminin üç ismini yapıtlarıyla aynı kadrajın içine yerleştirerek farklılıkların altını çiziyorlar. Dikkat! Usunuzda küçük kıyametler kopabilir ya da aynı anda bütün şıkları işaretleme gerçekliğiyle karşılaşabilirsiniz. Belki hayatta olmaz ama sanatta olur.

MUZAFFER AKYOL: BÜYÜKLERE MASALLAR

Jakob, karakoldan çıkabilmiştir. Üstelik radyo dinlemektedir. Jakob, gerçekleri bilen, gerçekleri bildiği için boğucu yaşamların üzerindeki kasvet bulutlarını dağıtan tek kişidir. Jakob da diğerleri gibi Polonya’nın bir yerinde Nazilerin oluşturduğu bir Yahudi gettosunda yaşar. Ama getto gerçek değildir. Jurek bilir, çünkü o radyo dinler.

Jurek Becker, “Yalancı Jakob” romanında, Jakob’un tesadüfen düştüğü durumu ve insanlara umut aşılamasını anlatır. Jakob, radyo dinlediğine ve Ruslar’ın geldiğine dair küçük bir yalan söyler. O yalandan sonra Getto’da hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Artık herkes Jakob’dan gelişmeler hakkında yeni haberler beklemektedir. Roman, sert gerçekler, masum yalanlar ve umut üzerinedir.

Muzaffer Akyol’un resmi Jakob’a benzer. Görünüşü aldatıcıdır. Gerçekte daha çok parlak, renkli, albenili şeker kâğıdına sarılmış acı çikolata gibidir. Anlamları acıtıcıdır.

Akyol, önce Karadeniz’in sonra Anadolu’nun etkisiyle ürettiği resimlerinde ontolojik kaygılarını yansıtmıştır. Dilde şiirsel, boyamada motifsel yaklaşımları aynı zamanda sembolist bir anlatımın varlığını ortaya koyar. Bir anlamda kendi dilini oluşturur sanatçı. Kurbağaların, kılçıkların, süslenmiş koyunların anlamları vardır. Anlamlar bir kez ortaya çıktığında Akyol’un dünya görüşüne, deneyimlerine ve politik tavrına ilişkin metinler de su yüzüne çıkar. Yoksa görüntüler, birer masal gibidir. Ama bu masallar büyükler (!) içindir. Özellikle de sembollerin izini sürmeye gönüllü büyükler için.

HALİL AKDENİZ: KÜLTÜREL İZDÜŞÜM

Her ne kadar pozitif bilimlere ait bir terim olsa da burada “izdüşüm” kelimesini Halil Akdeniz yapıtı için bilinçli olarak seçtim. İzdüşüm, sözlüklerde kısaca görüntünün yansıması olarak tanımlanır. Yalnız burada sözü edilen birebir yansıma değil, dolaylı bir temsiliyettir.

Akdeniz’in çıkış noktası ile vardığı yer, başlangıçta birbirinden bağımsız bir görüntü sergiler. Genel anlamda kullandığımız temsiliyet kavramı gibi kaynaklarına dair açık bir referans vermez. Bir başka deyişle etki ya da kültür, araçsallaşan bir deneyime dönüşür.

Bu açıdan yapıtları bir esinin ürünü olarak okumak, yöntem açısından bizi doğru bir sonuca götürmeyecektir. Ne de olsa esin, içinde lirizmi barındırır ki Akdeniz lirizmin uzağında bir kurgulama yapar. Sanatçının; İzmir Körfezi’nin kirlenmesinden Efes-Ören notlarına değin; ortaya koyduğu çalışmalar, aynı zamanda birer göstergeler bütünüdür. Bu çalışmalarda kültürlerarası geçişlilik kavramı, yatay değil dikey bir geçişlilikle seyreder.

Kültürlere, coğrafyalara ait simgeler, çalışmalarda ilksel anlamlarına göndermeleri korurken aynı zamanda bir dönüşüm sergiler. Onlar bir kültüre ait göstergeler oldukları kadar, resmin genel kuruluşunda aynı zamanda birer formdurlar.

Kompozisyondaki katmanlı yapı hem çoklu okumaları hem de sanatçının üsluplaşma sürecindeki geçişleri barındırır. Doku etkileri, üstüste binen formlar giderek geleneksel yüzey- çerçeve ilişkisinin dışına çıkar. Resmin mekanı genişler ve mekanlararası bir geçişliliğe doğru evrilir.

Aslında tam da burada Akdeniz’in yaratımının, yapıtının mantığı belirginleşir. O, buradan, yaşadığımız çağ ve coğrafyadan geçmişe bakarken, geçmişin izleklerini bugüne, bugünün diliyle taşır. Bir şekilde sınırları genişletir, dili çoğaltır.

O yüzden Akdeniz’in yapıtı tek bir yüzeye sığmaz. Önce yüzeyde çoğalır, sonra sınırları genişletir, çerçevesini aşar, yine çoğalır…

ADEM GENÇ: IN NUCE

In Nuce başlığı Adorno’nun Minima Moralia kitabından bir alıntı. Anlamı “kısaca”. Kısaca sanatçı ve sanat üzerine. Adorno’dan devam edelim:

  1. Sanatın görevi: Kaosu düzene getirmek
  2. Sanatsal Üretkenlik: İradi biçimde irade dışı davranma yeteneği
  3. Sanat: Hakikat olma yalanından kurtulmuş şiir

Benjamin, sanatı bir tür çeviri gibi algılar, dilsiz şeyleri kendi diline çevirmesinden söz eder.

Burada bir parantez açalım. Sonuçta ortaya çıkan sanat nesnesi görünüşte yine dilsizdir. Anlatımı fark etmek, sezmek, anlamak için nesnenin diline aşina olmak gerekir.

Minima Moralia, küçük parçaların bir araya getirildiği bir kitaptır. Adorno düşüncelerini kolaj mantığıyla toplar. Kültür alımlayıcısının içine düştüğü kaotik duruma bir düzen getirme düşüncesi. Sanat gibi. Sonuçta belirlenen düzenden yeni bir kaos çıkar. İkinci maddedeki gibi. Üretkenlik esrikliğin kılıfı olabilir. Yaratı bazen bir gelgit halidir ve irade ancak düzenlemede ortaya çıkar. Üçüncü madde. Neyse ki sanatın her zaman gerçeği göstermek gibi bir derdi yoktur. Bazen gerçeklikten kaçar, salt kendi gerçeğini ortaya koyar.

Evet, sanat bir tür çeviridir. Sorun şu ki, dili zamana göre zamanla değişir. Ve her bakışta yapıt, yeni bir şey anlatır.

Adem Genç, soyut sanatın oluşundan getirdiği doğasını alır. Ona, süreci ve kendi zamanının ruhunu ekler. Sonra formları ve renkleri ortaya koyar.

Kültürü hem yaşayan hem yaratan sanatçının üretimi aynı zamanda hem kişisel algının hem de sentezin bir ürünüdür. Genç’in yapıtı, zamanla devinen, dönüşen bir görünüm sergiler. Çağın göstergeleri, zihnin yorumundan geçer. Boyanın diliyle yeni göstergelere dönüşür.

Adem Genç resminde boya, önce serbestçe yüzeyde dolaşır, sonra bir araya toparlanıp forma dönüşür. Form, derinlik kazanır. Hacmi belirginleşir. Onun yapıtı, hakikati referans almaz. Sanat nesnesi olarak salt kendi gerçekliğini ortaya koyar.

Resim… In Nuce…

Nilgün Yüksel