Evrime dair görüşler canlıların ortak bir ataya sahip olabilecekleri ve değişim gösterdiklerine dair bilinen kayıtlar, en az M.Ö. 6. yüzyıla Milet’li düşünür Anaksimander’e kadar gitmektedir. Bugün bildiğimiz anlamda ki evrim kavramı hayatı boyunca bu konuda 44 eser veren fransız Compt de Buffon’a aittir. daha sonrasında Jean Baptiste Lemar tüm canlıların ortak bir kökenden geldiğini ve yaşadığı ortamda meydana gelen çevresel değişikliklerle farklılaştığını belirtmiştir ama konu ile ilgili en ciddi saptamayı Charles Darwin 1859’da yayınlanan “Türlerin Kökeni” isimli çalışmasında görürüz. Darwin’den sonra yapılan araştırmalar, modern evrim sentezi moleküler, sosyal ve davranış biyolojisindeki gelişim, 1944’de DNA’nın bulunuşu 1953’de DNA yapısının çözülmesi insanlar ile hayvanlar arasındaki ilişkiyi çözmesinin ötesinde türlerin değişimini ve yeni türlerin oluşumu ile evrime etki eden faktörler ve mekanizmaları da açıklamıştır. O halde insanla hayvanlar arasında net bir akrabalık ilişkisi vardır.

Hayvanların akıldan daha çok içgüdü ile hareket ettiğini söylesek de bilim insanları hayvanların “bir tür bilinci” olduğunu bilimsel olarak tespit etmiştir. Korku, acı, doyum yada hissetme gibi temel duygular dışında hayvanların utanç duydukları, pişmanlık yaşadıkları yada mizah anlayışlarının olduğu, kendi aralarında haberleştikleri bilinmektedir ve bilinen bulguların dışında bilinmeyen özelliklerini de düşündüğümüzde bizlerle onlar arasında çok ince bir çizgi olduğunu söyleyebiliriz. O halde insanın farklılığı nedir? sorusunu kendimize sormamız gerekir. İnsan tanımında, insanın biyo, psiko, sosyokültürel bir varlık olduğu belirtilmiştir. Aynı tespiti belli bir yere kadar hayvanlar içinde yapabiliriz. Hayvanlarında biyolojik, psikolojik yapıları vardır ve son yıllardaki bilimsel çalışmalarda sosyal bir yaşantıları olduğu ispatlanmıştır. İnsanı hayvandan ayıran en belirgin yapı, kültürel yapısıdır ve buradaki en önemli unsur ise insanın estetik ile olan ilişkisidir.

Estetik haz, sevinç, keder, acı, hüzün, neşe, ürperti, tedirginlik gibi olumlu olumsuz bir sürü duygu halini sarmallandığı, kimi zaman iç içe geçtiği özgün bir yaşantı durumudur. Bu durumun oluşturduğu haz yani “estetik haz” insanın tüm benliğinin katıldığı, insana yabancı olmayan her duygunun yaşanılabilirliği, özne ile nesnenin birbirine karıştığı, derin bir “tinsel erime” halidir.  Bu hal içinde insan çıkarlardan bağımsızlaşmış, bencil olmaktan uzak, doğayla toplumla nesnelerle kaynaşmış bütünsel bir varlık olarak kendini duyar (1) Estetik sayesinde insanın özne olduğunu, hayatın derinliklerine inip içselleştirdiğini, toplumsal hayatını kurguladığını, kısaca “insanlaştığını” görürüz ama ne yazık ki günümüz insanı belirttiğimiz durumun tam tersine hayatı içselleştirmeden yüzeysel olarak yaşayıp, toplumsal hayatını da dijitallik üzerinden kurgulayarak kolaylıklar zincirine kendisini bağlamış ve estetik hazzı bir kenara bırakarak tinsel dünyasını niteliksiz hale getirmiştir.

İleri işleyim toplumu olarak gördüğümüz günümüz toplumunu daha iyi, daha mutlu, daha refah yaşama çabası onu doğadan uzaklaştırmakla kalmayıp başkalaştırarak tehlikeli bir yaşamın içine sokmuştur. Gelişen teknoloji, iletişimde yaşanan dijital devrimin getirdiği hız, kirletilen çevre, tüketim çılgınlığı ve benzer birçok etmen insanın içinde bulunduğu durumun ispatıdır. Çağdaş toplumun entelektüel ve özdeksel yetenekleri, üretkenliği içinde bulunduğumuz zaman diliminde akıl almaz gelişim göstererek yıkıcı bir hale gelmiştir. Yaptığımız bu tespite dayanarak insanın neden öyle bir yola girdiği üzerinde durulması ve sorgulanması gereken bir durumdur. İnsan yaşamının yaşamaya değer olduğu yargısı hayatın anlamını sorgulatan bir durumdur. İnsan yaşamını iyileştirmek için her türlü olanaktan yararlanmaktadır ama ileri işleyim toplumu yeni varoluş biçimleri yaratarak nitel bir değişim içine girip farklılaşmaya başlamıştır. İçinde bulunduğu bu olgusallığı bilen yada bilmeyen insan çözülemeyen birçok sorunu çözerek kendi kendini yüksek kültür içinde yüceltip gerçekliği değiştirerek yeni gerçeklikler yaratmıştır. Metamorfozik bir durum olarak adlandıracağımız bu olgu genlerimizin içine işleyerek dönüşüm ve başkalaşım sarmalı içine giren “yeni insanı” tarif ederken beraberinde birçok bilinmeyeni de sorun olarak hayatına eklemiştir.

İnsan varlığına ait her şey biyolojik bedeni zihni, kas ve beyin yapısı insanın etrafında mekanik ya da bilgi yada işlemsel protezler haline dönmektedir. Gerçekte, insan bedenin tüm işlevleri insanının etrafında eş merkezli bir düzenle dönmek yerine dış merkezli bir düzenle uydulaştılar; kendi hesaplarına yörüngeye yerleştiler.O anda insan kendi işlevlerinin kendi teknolojilerinin bu yörüngesel dışa dönüklüğü karşısında kendini yörüngesinden çıkmış ve merkezinden uzaklaşmış buldu. İnsan Dünya gezegeniyle, toprağıyla ve bedeniyle günümüzde kendi yarattığı ve yörüngeye yerleştirdiği uyduları karşısında uydulaşmış durumdadır.İnsan bir zamanlar aşkındı, şimdi yörüngesinden çıktı (2) Baudrillard’ın bu tespitini insanın metamorfoz hali olarak görmek herhalde yanlış olmaz. Yörüngesinden çıkan yani doğasından uzaklaşıp insani yapısını kaybeden insan, teknolojinin merkez kaç enerjisinin yarattığı hız ve devinim ile özgürlüğüne kavuştuğunu zannederek kendini avutmaktadır. Kendi koyduğu kurallar kendi yarattığı sınırlar içinde sıkışmış bir hayat süren insanın kendi kendisini kafese kapattığı artık bir gerçektir ve Joel Menemşe’ de resimlerinde buna yer vermiştir.

İnsanının içine girdiği metamorfozik durumu, hayvanlarla olan duygusal ve mental benzerliklerini , davranış biçimlerini figürü ön plana alarak anlatan Joel Menemşe kendine özgü dünyası içinde insanlarla hayvanlar arasında ki düşünce yapısının ince çizgisi üzerindeki belirsizliğin üzerine giderek çözümlemeler getirme çabası içine girmiş bir sanatçıdır. Doğada var olanın kayıtsız mevcudiyetinin şimdiki zamanı ve yarını ile ilgilenen sanatçı yaptığı çalışmalarda özellikle hareket ve görünümler üzerinden yüzey araştırmalarına girmiş, bunu yaparken de resimsel dili en üst düzeyde kullanmaya çalışmıştır. Biçimin, rengin simgesel bir estetikle ortaya çıkışı ve bugüne ait zamanı geri plana atışı yada yok edişi sanatçının kurgusal düşlerinin yeniden düşünsel biçimlere dönüşmesi olarak görülebilir. Kurgu ile gerçek arasında var olan insanlar, hayvanlar ve ne olduğu belli olmayan nesnelerin yüzey üzerindeki armonik yapısı onun resimlerinin farklılığını ortaya koymaktadır.

Düşünce yoluyla farklı bir yaratım sürecine girmek gerçeklikle olan bağımızın koptuğu anlamına gelmez tam tersine gerçekliğin sınırlarının belirleyiciliği bu yaratım sürecinin en belirgin tetikleyicisidir ve Joel Menemşe’nin resimlerinde de sınırları belirlenmiş gerçeklikle bu yüzden karşılaşırız.

Joel Menemşe’nin resimlerinde görülen boya katmanları, iç içe geçen pastel renk kümeleri ve bütüne bağlanan desen, kavramı yaratan en güçlü elemanlar olarak resimlerde görülmektedir. Renk armonisinin ayıklanmış bir şekilde yaşandığı yüzey üzerinde yer alan imgeler anlatımı destekleyen, sanatçının duygu ve düşünce sistematiğini bize ileten anlam yoğunluğunun ortaya çıkışıdır. Varlık ve yokluk yada insan ve hayvan arasındaki ince çizginin zaman zaman yok olup tekrar ortaya çıkması belki de bundandır. Sanatçının, insanların ve hayvanların belli bir alana sıkışmış olan hayatlarını sorgulaması, onun içgüdüsel tepkilerinin kontrollü çıkışları olarak görülse de aslında bu durum bizleri etkisi altına alarak yapıtlarla duygusal ilişkiye geçmemizi sağlamaktadır. Başka bir açıdan izleyicileri kendi yalnızlıkları içinde karşılayan resimlerin içkin bir devinim olarak varlık göstermesi, sanatçının bilinmezlikler üzerinden zamanın ruhunu yakaladığının ispatı olarak düşünülebilir.

Sanat yapıtı bir çeşit olgusallık durumu olsa da aslında bunu yaratıcısı kurgusallıkla başarır. Yani yapıt sanatçının duygu, düşünce,bilgi ve yaşamla kurduğu ilişki ile ortaya çıkan bir kurgudur. Joel Menemşe de bunu yapmaktadır. Zamana meydan okuyup, var oluşun yalnızlığı içinde irdelediği her beden insan gibi düşünen , insan gibi yaşayıp davranan hayvan bedeni olsa da, iç mantığın verilerine göre düşündüğümüzde bilinç niteliği açısından bunlar “insan” da olabilir düşüncesini ortaya koymaktadır.

 

Denizhan Özer
Mart 2017, İstanbul

 

(1) (Estetik, Vefa Önal, Artshop 2007, sayfa 7)

(2) (Kötülüğün Şeffaflığı, Jean Baudrillard, Ayrıntı Yayınları, 1993,sayfa 34, Çeviren Işık Ergüden)