Son yıllarda yapılan bilimsel açıklamalara, yazılan yazılara, sanat projelerine, belgesellere vs. baktığımızda yaşadığımız dünyanın kaotik durumuna karşı bir dizi uyarılar yapıldığını görürüz. Dünya gerçeklerine baktığımızda bu uyarıların hiç de yabana atılmaması gerektiğini fark ederiz. Sofistike kent yaşamının girdabı içinde, geleceğini, bir anlamda kendini unutan insanın uyarılması, içinde taşıdığı şeytan ile yüzleştirilmesi artık bir gerekliliktir. Binlerce yıldır kendi düzeni içinde evrende dönen dünyanın, son yüzyıl içinde yaşadığı tahribatı düşündüğümüzde; doğadan kopan, kendi gerçeğini unutan insana tüm bu unuttuklarını hatırlatması açısından Yıldız Doyran’ ın resimleri büyük önem taşımaktadır.

Resimler geçmişe yerleşmeden geleceği belirlemek için imgesel uyarılar gönderen, ama bunu yaparken de en direk yolları  izleyen bir müdahale biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte tam burada resimler, bizi sanatçının giz dünyasına götüren kapıları aralayarak sorunsal alanın içine davet eder. Koyu, kalın bir boya tabakası saydam zeminin önüne bir perde gibi gelirken, arkada kalan ışık, bilinmez alanların, sonsuz soyutluluğunun davetçisi gibidir. Belirsiz olduğu kadar çekici ve tahrik edicidir. Işıklı ya da ışıksız alanın içinde yer alan biçimler, sadece madde olmanın dışında, bir hazın duyumsamasını izleyiciye özenle aktarmaktadır. Öncelikle bir hiçlik gibi duran bu durum, resmin karşısında harcanan zamanın uzunluğuna göre ağırlaşıp felsefi dozajını da artırmaktadır. Düşünce yüklü resimler önünde harcadığımız her dakika belleklerimizi zorlayan itme kuvveti gibidir ve bu noktada sanatçının yapıtlarının, yapım serüveniyle karşılaşırız.

Yıldız’ın resimlerinde iki tür belleğe rastlarız. Biri elin, diğeri ise aklın belleğidir. Elin belleğinde öğrenilmiş tekrarlanmış, kazanılmış olanla ve bilinenle karşılaşmaktayız. Tüm buna karşın aklın belleğinde ise, düşünce irdeleme, bağlantı kurma, yönlendirme çabası vardır. Bu iki bellek durumunun çatışması, yani sanatçının kendi iç dünyasında, kendi kendisiyle yaptığı kavga bizleri arada kalmışlığa iter. Bir anlamda sanatçı kendi sorunsallığına bağlı olan gerçeği bize vermiş olur.  Jean Baudrillard ‘’Cool Memories’’ İsimli metninde aynen şöyle der. ’’Hakikat en kısa zamanda baştan defedilerek, başkasına devredilmesi gereken bir şeydir. Hastalık gibidir, bir başkasına devretmeden iyileşemezsiniz. Hakikati elinde tutan kaybetmiş bir insandır.’’ (Bakınız: Jean Baudrillard, Metinler ve Söyleşiler, Çeviren Oğuz Adanır, DEÜ yayınları 1988, sayfa 8) Baudrillard’ın bu söylemini dikkate alırsak, bizim de bu hakikatten kurtulmamız için kurgusal gerçekleri görerek, buna karşı önlem almamız gerekmektedir. Aksi takdirde, yok olan dünya ile birlikte biz de kaybetmiş olacağız.

Sanatçının görerek içselleştirdiği ve sonrasında yüzey üzerinden bize aktardığı bitki evreni düşlerindeki görüntü ya da imgelerin anlatımıdır. Karanlık ya da aydınlıktan gelen şiddete karşı bizleri kalkan gibi koruyan bu konumlanma durumu Yıldız Doyran’ın resimlerinin  nedenini de oluşturmaktadır. Açıktan koyuya doğru giden renk katmanlarının üzerinde kalan fırça izleri ve tuşelere baktığımızda her yapıtın ayrı bir ruh haliyle ama aynı düşünceye dayanarak yapıldığını görürüz. Görünenin arkasına geçme çabası ve arka planda kalan, aslında aklın erişemediği, çözümlenemeyen bir gizem halidir. Hayatın döngüselliği içinde yapıtlar, insanla doğa arasında beliren sınırları kaldırarak yeni bir diyalog başlatmaktadır.

Resim bir çeşit tanıklık etme sürecidir. Bu tanıklık, sadece yapıldığı zamana ait bir tanıklıktan öte, sanatçının yaşamına ait bir süreci de önümüze getirir. Yaşanmış olandan geriye iz kalmasının nedeni de belki budur ve yapıtı doğadan ayıran öznellik durumu da tam  burada karşımıza çıkmaktadır. Sanatçı kendi yarattığı bitki evreniyle bir anlamda ‘’Ben yaptım‘’ demektedir. Bu sadece öylesine söylenen bir ben değildir. Ustalığını, gözlemciliğini, bilgisini, coşkusunu ortaya koyarak söylediği ‘ben’dir.

Yıldız Doyran’ın resimlerine baktığımızda bir şiirsellikle karşılaşırız. Bu şiirsellik resmin kendi dili içinde görünen biçimselliğin dışında, yarattığı bitki evreninin gizi ile  hayatın devingenliği ve en direk olarak da ölümsüzlüğü göstermektedir. Her resimde görünenin arkasına geçme çabası vardır ki; bu da yukarıda bahsettiğimiz şiirselliğin ruhunu oluşturmaktadır. Yüzey üzerinde  görülen ateş, su, toprak gibi imgelerde böyledir. Dünyaya erkekten daha fazla sahip çıkan bir kadın bakışının uzantısı olarak aklın içine sızar ve orada yer eder. Belki de resimlerin bizde yarattığı mucizevi duygu budur.

Yıldız Doyran’ın resimlerinin en temel yapı taşlarından biri de; ışıktır. Işık; kimi zaman tüm yüzeyi kaplayan bir örrtü, kimi zaman ise öne çıkmış boya katmanlarının arka planında kalan kaçış alanı gibidir. Daha önceki resimlerde transparan bir perdenin ortasında duran giz, şimdi biraz daha görünmez olmuş ya da belirsizleşmiştir. Işık arka planda durmaktadır ama belirsizdir. ‘Gündüzden geceye geçerken yok olacak olan mı yoksa geceden gündüze geçerken var olacak olan mi?’ sorularını bizlere sormaktadır. Belki de, giz belirsiz olan bu zaman dilimindedir. Doğa ile aynı varlıksal birliktelik içinde olan, insan için de durum böyledir. Hayat kendini yenileyerek sonsuza kadar  devam edecektir. O halde ölüm yoktur. Var olan yaşanılan ölüm bir başka yerde, bir başka biçimde  hayatın diyalektiği içinde yeniden varlıksal birlikteliğe katılmaktadır. Sanatçı bizlerin göremediği ya da üzerinde düşünmediği bu doğurgan durumu görerek yaratım sürecine girmiş ve soyut doğa betimlemeleri ile yeni bir özgün dil yaratmıştır. Yaratılan bu dile baktığımızda soyut bir durum görsek de, kendi içinde çizgileri, lekeleri, renk dengeleri, yüzey derinliği, formu, planları ve ışığı ile bir hesaplılık vardır. Bu hesaplılık bir zorlamadan öte, arzu ve bilinçle izleyici önüne çıkmaktadır.

Yıldız Doyran varlığın ve sonrasındaki yok oluşun ve tekrar başka biçim de hayata gelmenin göstergeleri ile karşılaşmamızı sağlıyor. Biz insanlara bir türlü göremediğimiz ya da görmek istemediğimiz durumları göstermesi açısından bu yapıtların ve arkasındaki düşüncenin çok önemli olduğunu düşünüyorum.

 

Denizhan ÖZER

Kasım 2010, İstanbul