Giriş

Yaratıcılık kimi felsefecilere göre kendinden önce gelen bir durumdan ya da hiçten doğar. Genellikle açıklanamayan bu durum düşünsel özgürlüğün gizidir ve ölçülemez derinliktedir. Her ne kadar yaratıcılık tam anlamıyla açıklanamasa da; yaratıcılık bir etkilenim ve tutkuyla hayata geçmektedir. Güvenme arzusunun tetiklediği bu durum hayatın yüzeysel olarak yaşandığı, geleneğin ve kültürün bir tarafa itildiği, ekonomik zorlukların kısıtlandığı, güzelin förmüle edilerek tek düzeliğe indirildiği, toplumsa bozuklukların belirgin olduğu bu zaman diliminde yaratma cesareti gösteren ve her şeye rağmen bu süreçte sanatsal üretimde bulunan sanatçıları yapıtlarıyla birlikte hayatın içine katmaktadır. O nedenle sanatçı toplumun öncüsüdür ve gerçek anlamda özgürlüğün takipçisidir.

Rousseau insanlar özgür doğar ama her yerde zincire bağlanırlar (1) derken sıradan insanların içinde bulunduğu duruma dikkat çekmek istemiştir. Sıradan insanların toplumsal hayat içindeki bu edilgen durumunu düşündüğümüzde yaratıcı eylem içinde olan insanların yani sanatçıların değeri daha da iyi anlaşılmaktadır. Bu noktada sanatçılara önemli görevler düşmektedir. Sanatçı yaşadığı toplumu, kültürü iyi bilmek, dünyada ve yakın çevresinde olanları takip etmek hem de bunları yenilikçi bir yaklaşımla değerlendirmek zorundadır, aksi takdirde sanatçılığı sorgulanır. Burada bahsettiğim husus sanatçının içinde bulunduğu ortamda, yaşadığı toplumda nasıl davranacağı, nasıl yapıtlar ortaya koyacağı ile ilgilidir. Özgün, yenilikçi ve sanatsal normları içinde taşımayan yapıt geçici olduğu için zamanın akışı içinde kaybolur gider. O halde sanatçının ortaya çıkardığı eser ve içinde bulunduğu konum önem kazanmaktadır.

Marx’çıların özen gösterdikleri gibi bizim de özen gösterdiğimiz ilk şey, insanı, kendi özgü çevresi içinde konumlandırmaktır. (2) Ve sanatçılar da bu konumlamanın içine girmektedir. Yaptığımız bu tespit sanatçıların yaşadıkları coğrafyaya olan bağlılıklarını ortaya koymaktadır. Her ortam kendi sanatını yaratır. O nedenle sanatı bu sosyo kültürel ortamdan soyutlayarak düşünmek söz konusu bile olamaz. Bu yüzden her hangi bir sanat eserini yaratıldığı ortamda ele almak, sanatçısını da bu gerçeğe dayanarak değerlendirmek gerekir.

Deniz

Deniz bir okyanus ile bağı olan büyük bir alanı kaplayan ve genellikle tuzlu su birikintisi olarak tanımlansada, deniz yaşamın kaynağıdır. Düşünsel anlamda yaşamı sınırlandıran ya da sınırsızlaştıran bir olgu olarak deniz büyüleyicidir; verdikleri, getirdikleri, yarattıkları, şekillendirdikleri ya da yok ettikleriyle yaşamın çeşitliliğine katkıda bulunarak iklimden ekonomiye, çoğraftadan ticarete, bilimden hukuka, tarihten turizme, sosyolojiden felsefeye, edebiyattan sanata kısacası hayattın her alanında belirleyici ve etkili olmuştur. Deniz insanlık tarihi boyunca tüm farklılıklara karşın insanlığı birleştiren, onu kucaklayanları, ona açılanları ortak bir kültür içinde buluşturan bir olgudur. Vital bir öneme sahip olan bu olgu ister istemez sanatçıların ilgisini çekmiş, sanatın konusu olmuştur. Hemen hemen bütün resimlerinde deniz ya da deniz ile ilgili bir şey anlatan Vasıf Pehlivanoğlu’da bunlardan biridir. İçinde bulunan deniz tutkusuyla, deniz insanlarını, yaşadığı şehrin deniz ile ilgili olan alanlarını, kendi yaşam gerçeği üzerinden yeniden var etmeye çalışır. Bu onun egemen olma ve yaşanmışlıklara sahip çıkma isteği olarak görülebilir.

İnsan kendi bilincini keşfettiği andan itibaren, kendinin bilincine vardığı anda, öncelikle doğaya sonra da kendi dahil herşeye egemen olmak istemiştir. Bu isteğini gerçekleştirebilmek içinse topu topu iki araç bulabilmiştir; bilim ve sanat… Bİlim ve sanatın her ikisinin ortak yönü önce bir şeye egemen olma, sonra da egemen olmak isteyen şey üstüne düşünebilme, onun/onların boyutları üzerine daha ileri, daha üst bsamakta düşünebilmedir. Sanat ve bilim, bu ikiliyi, iki motifi bir sebeb sonuç ilişkisiymiş gibi, sürekli içinde barındırmak durumundadır. Bunlarsız ne sanat ne de bilim düşünülebilir. (3) Sanatçımızın düşünce sistematiğinden yola çıkarak eserlerine baktığımızda yaşadığı kentin denizle olan ilişkisini irdelediğini, araştırdığını, gözlemlediğini, fotoğraflarını çekip desenlerini çizdiğini görürüz. Bir başka deyişle yapılan her resmin arkasında egemen olma duygusunun yarattığı bilimsel bir çalışma vardır. Resimlerin duyumsal niteliklerini belleğimize yerleştirmesi belki bundandır.

Ünlü düşnür Heidegger “Zaman yalıtılmış bir öznenin olgusu değil, başkalarıyla olan ilişkisidir.” derken insanı yaşadığı çevre içerisinde sosyo kültürel bir varlık olarak ele alıp bu tanımlamayı yapmıştır. O halde yaşanılanlar, anılar, bellekte kalanlar, her ne kadar hayatın sonsuzluğu içinde küçük bir parantez olsa da önemlidir. Çünkü yaşanılan dönemin izlerini taşımakta, sonlu varlıkla ilgili referanslar vermektedir ve bunu da en iyi sağlayan fotoğraftır. Fotoğraf, kimlik arayışına eşlik eden ve yaratılan görüntünün kalıcılığı ile geçmiş zamanı hatırlatan en önemli olgulardan biridir. Elde edilen görüntü gerçek hayatın bir yansımasıdır. Denklanşöre basılması ile tamamlanan ön süreç, görüntünün ortaya çıkması ile tamamlanacak ve zamana bağlı olarak şimdi, geçmiş zamanda kalacaktır. Görüntü gerçektir ve yansıttığı gerçek hayattan bir imgedir, gerçekliğin egemen olduğu bir dünyaya ait referanslar taşımaktadır. Peki bu gerçeklikle Vasıf Pehlivanoğlu’nun ilişkisi nedir? Fotoğraf resimlerinde ne kadar vardır?

Resim yapma itkisi gözlemden ya da (muhtemelen kör olan) ruhtan değil, bir karşılaşmadan doğar: Ressamla modeli arasında bir karşılaşmadan (4)  John Berger’in bu tespiti bize Vasıf Pehlivanoğlu’nun resim yapışında izlediği yolun ve hangi aşamalardan geçerek resim yaptığının göstergesi niteliğindedir. Her şeyden önce şunu bilmeliyiz ki deniz ve denize bağlı resim yapmak kendini dışa açmaktır ve sanatçıda her ne kadar empresyonist ressamlar gibi şovalyesini dışarı kurup resim yapmasa da doğa ya da denizle karşılaşmak için dışa açılmaktadır. Her gittiği yerde çektiği fotoğraflar, çizdiği desenler, resimlerinin temelini oluşturarak eserleri yaşadığı zaman ve yerle ilişkilendirmektedir. Burada sanatçı fotoğraf çekerek kendi estetiği, kendi bakış açısıyla sonradan değiştireceği bir anlamda sileceği görüntüyü tespit etmekedir. Tespit edilen görüntü yani fotoğraf sanatçının çizdiği desenle harmanlanıp yüzey üstüne eklendiğinde kendi gerçekliğini terk ederek sanatçının yararlanıp kullanacağı bir faydaya dönüşmektedir. Belirtiğimiz bu durum sanatçının yeni bir gerçek yaratmak için fotoğrafı kullanmasından başka bir şey değildir ve ilk karşılaşma anıyla ilgilidir. Burada fotoğraf içsel bir süreç olarak dışarıdan görünmese de yapısı önceden kurulan resimlerin oluşmasında ki en önemli dayanaklardan biri olarak karşımızda durmaktadır ve bunu olgusallığı ortaya çıkararak yapmaktadır.

Sanat “Olgusal” olanı belirlemek için yerleşik olgusallığın tekeline meydan okur ve bunu gene de “Olgusallığın kendisinden daha olgusal” olan bir kurgusal dünya yaratarak yapar. (5) Burada bahsettiğimiz kurgusal dünya tabiki sanatçının bellirli bir süreçten geçirerek ortaya çıkardığı resimlerdir. Bir takım düşünürler resimde estetik ve güzellik hesapta olmadan gelir dese de, birçok sanatçı genellikle yapıtlarını hayata geçirmeden önce planlama yaparlar. Belirttiğimiz bu durum Vasıf Pehlivanoğlu içinde geçerlidir. Biçim üzerine önceden hiç birşey söylemesede sanatçı neyi işleyeceğini, aşağı yukarı ne yapacağını bildikten sonra süreç içinde ki gelişim durumuna göre sonuca varır ve genellikle de resim kendi akışı içinde bir varlığa dönüşerek yaşam içine eklenir. Zaten bir özgürlük, bir sonsuzluk simgesi olan denizi gerçekde ki gibi resimde de kontrol etmek zordur.

 Kent – Bellek

Unutulmamalıdır ki her kültürel ortam, kendi sanatını yaratır; iyi – kötü, doğru – yanlış, ulusal – evrensel. Sanatı bu sosyokültürel ortamdan soyutlayarak düşünmek söz konusu bile olamaz. Bu nedenle bir sanat eserini, hangi eleştiri yöntemiyle irdelemek istersek isteyelim, önce onun yaratıldığı ortamı ele almamız gerekir. (6) Vasıf Pehlivanoğlu İstanbul’da yaşayan, atölyesi İstanbul’da olan, İstanbul’u tanıyan, bilen bir sanatçıdır. Doğal olarak da bunun sonucunda İstanbul deniziyle onun birçok resminin temasını teşkil eden bir yer olarak var olmaktadır. Bu durum sadece Vasıf Pehlivanoğlu ile ilgili değildir. Geçmişten günümüze dek dinamizmini, kaybetmeyen İstanbul, tarih boyunca güzelliğini, büyüleyici yapısını korumuş, edebiyatçıların, sanatçıların her daim konusu olmuştur. İstanbul gibi bir şehrin herkesin ilgisini çekmesi çok normal bir durum olsa da o, bir kent mekanı olarak deniz kıyısı, tersaneler, rıhtımlar, balıkçı barınakları, gemiler üzerinden İstanbul’u sorunsallaştırmış bir ressamdır. İstanbul kıyıları onun için bir mekandır. İnsanların var etttiği binlerce yıllık bu kentin yaşamsallığını deniz imgesi üzerinden kucaklayan sanatçı yaşadığı kenti unutulmuşluklar üzerinden irdeleyerek tuval üzerinde yapılandırmaktadır. Bir yapı-söküm mantığı içinde ortaya çıkan resimlerin denize bağlı yaşamı var etmesi ve bunu yaparken de mekan ( kent olarak ) belleği üzerine bir düşünce sistematiği oluşturması sanatçının yaşadığı kente olan ilgisi olarak görülmelidir ve bunun aynı zamanda bir eylem biçimi ya da gerçek bir sanatçı tavrı olduğu ayrıca not edilmelidir.

Şehir manzarası, tıpkı bir ekran gibi, imgelerle doludur; kulak misfiri oluverdiğimiz, göz ucuyla gördüğümüz şeylerin oluşturduğu izlenimler seline hiç bitmeyecek bir uçuştaymışız gibi sürekli olarak maruz kaldığımızdan, şehir mekanı fiziksel olarak parçalanmış bir şekilde algılanır. Bu da sağlam ya da kalıcı bir gerçekliğe olan inancımızı ayakta tutmamızı zorlaştırır. Katlanarak büyüyen bu görsel ve işitsel izlenim bombardımanının boyutlarını anlayabilmek istiyorsak, öncelikle Benjamin’in şehrin sokaklarında bulunan aşırı miktardaki sinirsel uyarıcıya yetmiş beş yıl önce verdiği tepkiyi hatırlayabiliriz; Benjamin, görece yeni bir şey olan sokaktaki bu uyarıcıları, zihin onları bir çok şok deneyimini kaydettiği şekilde kaydedebilsin diye seyircinin duyu merkezine fırlatılan görsel roketler olarak algılamıştı. 1930’larda konu üstüne düşünenlerin verdiği bu tepki ile bizim, Benjamin’in zamanında hatta daha sonraları çekilmiş eski filmleri izlerken yaşadığımız deneyimi yan yana koyalım; bu filmlerin sokakta çekilmiş sahneleri, genellikle yabancı, eksik, fazlalıklardan arınmış gelir, çünkü şimdilerde sokakta bulunmalarını kanıksadığımız çeşitli işaretler, çok sayıda trafik lambası, döner kavşaklar, şeritler ile park alanlarını düzenleyen yol işaretleri bu sahnelerde yoktur. Şehirdeki imgelerin böylesine katlanarak artmasının, bu her zamankinden daha uç noktadaki görsellik çılgınlığının sonucunda, tarihsel bilgi yok olmasa bile en azından yakın geçmiş aşınarak tükenir (7) Modernitenin yarattığı bu durum ve kentsel dönüşüm adı altında yapılan yıkımlar gerek fiziksel gerek düşünsel anlamda kent belleğinin silinerek yok olmasını sağlamaktadır. Ortaya çıkan bu durum bir başka açıdan aynılaşmaya sebep olmakta bunun sonucunda da kentlerde yaşayan insanların kendi yaşam alanları ile ilgili unutkanlıkları artmaktadır. Moderniteye özgü bu kültürel unutkanlık İstanbul için de geçerlidir ve buna karşın yapılması gereken tek şey insanları düşünmeye sevkederek bir anılar yığınağı olan belleklerini yeniden harekete geçirerek direnmelerini sağlamaktır ki Vasıf Pehlivanoğlu da gerçekleştirdiği resimlerle bunu yapmaktadır. Terk edilen tersaneleri, yıkılan binaları, kaldırılan balıkçı barınaklarını, değişen rıhtımları yüzey üzerine taşıyarak unuttuğumuz gerçeği bize hatırlatan sanatçı bunun da ötesine geçerek bizleri düşünmeye sevketmektedir. İçinde bulunulan bu durumu anlayabilmek için izleyicinin neden, niçin, niye gibi soruları kendisine sorması gerekmektedir ama ne yazık ki insanlar ekonomik, politik ve kişisel sorunları nedeniyle sorgulamamakta ya da sorgulamaktan kaçınmaktadır. Tüm bu sorunların cevabını bulmak için resimlerin duyumsal niteliklerini, yapım süreçlerini iyi algılamak gerekir.

Janet Wolff “Yaratıcı süreç” bir süreç değil bir iştir derken sanatçıların tüm yaşamları boyunca üretim içinde olmaları ve bunu disiplinli bir şekilde yapmaları gerektiğinden bahsetmektedir ki Vasıf Pehlivanoğlu da bunu yapmaktadır. Hergün gittiği atölyesinde gerçekleştirdiği kurgularla ortaya çıkardığı resimler, iç derinliğe sahip olan günümüz dünyası ve yaşadığımız çevre ile ilgili mesajlar veren eserlerdir. Başka bir açıdan baktığımızda sanatçının direnmeyi seçtiğini, insani bir tavır sergileyerek sistemin yarattığı oyuna gelmediğini görürüz.

Genelleşmiş bir aynılaşmanın hakim olduğu bir dünyada, “kitleler çağı”nda, Adorno direnmeyi seçiyor: ” Toplumcul olmak adaletsizliğe baştan iştirak etmek demektir.” Şu halde entellektüelin görevi, “oyunu oynamayır reddererek , kendisi için farklılığı korumaktır. Yani ihtiyatlı olma görevi.” Dokunulamaz bir yalnızlık, entellektüel için, bir dayanışma sergileyebileceği tek tavırdır. Oyuna girildiği andan itibaren, ötekilere gösterilen ilgide ve kurulan temaslarda, 0insani bir tavır sergilendiği andan itibaren insan dışılığın örtük bir kabulünun kamufle edilmesinden başka birşey yapılmaz. İnsanların acıları tarafında yer almak gerekir; fakat onların sevinçleri tarafında atılan her adım, acının şiddetlenmesine doğru atılmış bir adımdır. (8) Resim yapmanın bir direnme olduğunu ve bir ressamın aynılaşmanın hakim olduğu bir dünyada kendini sistem dışında tutarak resim yaptığını düşündüğümüzde Vasıf Pehlivanoğlu’nun değeri daha da iyi anlaşılmaktadır.

 

Desen – Resim

Figür resmi yapmak biraz cesaret işidir. Her çizilen çizgide, her boyanan yüzeyde, her yapılan kurguda aslında sanatçı kendisiyle yüzleşir ve bu yüzleşme sonrası ortaya çıkarttığı yapıtlarla bizleri yüzleştirir. Kısacası bu durum gerçek bir diyalog halinin devamlılığı olup, gerçek hayata tanıklık etme sürecine katkı sağlamaktadır. İşte tam bu açıdan baktığımızda Vasıf Pehlivanoğlu’nun figürleri bu diyalog sürecini başlatıp, gerçek hayata tanıklık etmemizi sağlamaktadır. Güçlü desen yapısıyla oluşturduğu kompozisyonlarda ki deniz insanlarına (balıkçı, denizci vs.) baktığımızda onların yanı başımızda olan, bakıpda göremediğimiz deniz insanları olduğunu fark ederiz. Kimisi kıyıda, kimisi denizde olan bu figürlerin iç dünyasına indiğimizde yalnız bedenlerin iç güdüsel davranışlarıyla karşılaşırız. Gerçek hayattan alınıp tuval üzerine konulan bu figürler her ne kadar sanatçının kontrolünde yapılmış gibi görünse de, zaman zaman bu kontrolden çıkıp kendi gerçeklerini bize yansıtmakta, bu da sanatçının yaptığı resimlerle kurduğu duygusal ilişkiyi bize net bir şekilde aktarmaktadır. (9)

Vasıf Pehlivanoğlu resmin çekiminde kalan, resmin götürdüğü yere kadar giden, bir noktadan sonra resmin duygusuna göre hareket eden bir ressamdır. Onun bu sessiz alanda kurgulayarak başladığı yoldan ayrılması, akılcı kurgunun duygu ile birleşmesinin sonucudur. Bu basite alınacak bir yaratım biçimi değildir. Herşeyin planlanıp kurgulanarak sonuca varması için gösterilen çabanın duyguya yaratım sürecinde yer vermesi planlanmış figür resminin mantığına ters gelsede o her başladığı resimde bunun kendisine sorunlar yaratabileceğini bilmektedir. Görsel estetiği bulma çabasından vaz geçmeden resmin üstüne gitmesi, deniz ortasında kerteriz almadan, hisleriyle hareket eden bir kaptanın gideceği yere varmak için sarf ettiği çaba gibi görülebilir. Hİç kuşkusuz belirttiğim bu durum onun iç güdülerine güvenerek hareket etmesinden kaynaklanmaktadır. Resimlerde görünen figürler seçilmiş figürlerdir, ama aynı zamanda ondan önce gözlenerek hayata geçirilmiş olan figürlerden de izler taşımaktadır. Bu durum bize figürlerin canlı tanıklıklarla yüzeye aktarıldığını ve buna bağlı bir diyalog oluşturduğunu göstermektedir.

Somut yaşamla hesaplaşma amacı taşıyan desenin imgelem gücünün ve algının tekrarından kaynaklandığını söylemek her halde yanlış olmaz. Görme ile  başlayan imgeleme katılan mantığın ayıklayıcılığı ile ortaya çıkan desenin var ettiği resimlerin sanatçının kendisi ile hesaplaştığı bir yere gitmesi bize Heidegger’i hatırlatmaktadır. Heidegger, Sein und Zeit (Varlık ve Zaman) isimli çalışmasında insanın diğer varlıklardan kendi var oluşunu sorgulama yetisiyle farklılaştığını söyler. (10) Her ne kadar Heidegger daha geniş bir kapsamda konuyla ilgili yorum yapsa da, sonuçta sanatçı her yaptığı eserde kendini var ettikleri üzerinden sorgulamaktadır ve bu sorgulamanın en başında desen vardır.

Desen, resmin güç kaynağıdır ve çizgiye bağlı bir karakteri olduğu herkesin bildiği bir gerçektir. Sürece girdiği andan itibaren bir varlığa dönüşen desen artık kendisi değil biçimi oluşturan bir yaratım şeklidir. Bu yüzden ressam ile dış dünyası arasındaki ilişkiyi başlangıç noktasına taşımaktadır. Amacı kendisiyle sınırlı çizginin yarattığı bu özgürlük biçime çevrildiği ölçüde algılamanın içine girerek Vasıf Pehlivanoğlu’nun resimlerine anlam kazandırmaktadır ve kazanılan bu anlamda desen kadar sanatçının yüzeyde kullandığı boyanın da etkisi olduğunu söyleyebiliriz.

 

Doğa

Boya ve tuval, sanatçının figürlerini ve görüşünü ortaya çıkartmasında güçlü ve varoluşsal etkilere sahip olan nesnel şeylerdir. Gerçekte, sanatçının diyalektik bir ilişki içinde olduğu, sadece boya ve tuval değil, doğada gördüğü biçimlerdir. (11) Bunun en başında deniz ve deniz üzerinden görünen kıyılar ve doğa vardır. Daha önce bahsettiğimiz ve bir yaşam alanı olarak gördüğümüz deniz, içinde yaşadığımız dünyanın en büyük doğa alanıdır. Yarattığı hacmin dışında sonsuzluk hissi veren hareketli yüzeyiyle kaybolmanın estetiğini bizlere yaşatan denizi Vasıf Pehlivanoğlu’nun sanatsal varoluşunun çok önemli bir nedni olarak görebiliriz. Deniz ve denize bağlı resim yapmak kendini dışa açmaktır. Görüp içselleştirdiğini paylaşmak ve umut taşımaktır. Burada sanatçının amacı dünya ile olan ilişkisini psikolojik ve tinsel şartlarıyla gösterme çabasıdır. Kendi kendine kalan, kendi düşünce derinliği içinde yanlızlığı yaşayan günümüz insanının unuttuğu ya da unutmak zorunda bırakıldığı doğa ile olan ilişkisini ortaya çıkaran sanatçının burada yaptığı durum tespiti, estetik üzerinden yaptığı farkındalıktır ve özellikle kent insanlarının dikkatini çekmeye yöneliktir.

Ressamların “doğayı resmediş”lerinin, basit bir şekilde sadece dağları, gölleri, ağaçları vs. bir zamandan diğerine taşıyan fotoğrafçılar gibi olduğunu düşünmek saçma. Onlar için doğa aracılık işlevi taşıyan bir ortam, dünyalarını açımladıkları bir dildir. Has ressamın yaptığı, kendi dünyasıyla ilişkisinin altında yatan psikolojik ve tinsel şartları açımlamaktır; bu yüzden, büyük bir ressamın eserlerinde, tarihin o devresindeki insanların duygulanımsal ve tinsel şartarının bir yansımasını buluruz. Her hangi bir tarih döneminin psikolojik ve tinsel mizacını anlamak istiyorsanız, bunu o dönemin sanatının derinliklerinde aramaktan daha iyisini yapamazsınız. Çünkü dönemin altta yatan tinsel anlamı ifadesini dolaysız bir biçimde sembollerle sanatta bulmuştur. Bunun nedeni sanatçıların didaktik olmaları, öğretici olmaya kalkışmaları ya da propaganda yapmaları değildir; bunu yaptıkları ölçüde ifade güçleri kırılır; ifade edilmemişle ya da isterseniz, kültürün “bilinçdışı” düzeyleriyle olan ilişkileri tahrip olur. Sanatçılarda her hangi bir dönemin altta yatan anlamını açımlama gücünün olma nedeni, tam tamına sanatın özünün sanatçıyla dünyası arasında güçlü ve canlı bir karşılaşma olmasıdır. (12) Aksi takdirde ortaya çıkan eser iç derinlikten yoksun olur ki bu da eseri değersizleştiren bir durum demektir.

Vasıf Pehlivanoğlu her türlü özentiden uzak, çevresini tek başına izleyen, gözlem yapan, karşılaşmaları anlamlandıran bir ressamdır. Bu bir figür ressamı için son derece önemlidir. Ortaya çıkarttığı eserin yaşamsallığı buna bağlıdır. Gündelik hayatın bir yansıması olarak ortaya çıkardığı resimler onun hayat ile kurduğu ilişki ve diyalog arayışı olarak görülebilir. Kendine ait yeni bir varoluş olarak adlandırabileceğimiz bu durum sakin bir kişiliğe sahip bir ressamın haykırışıdır. Mesafeyi ortadan kaldıran ve gözümüzden kaçan birçok şeyi kendine ait yorumuyla ortaya çıkaran sanatçı insanı akan zamanın dışına alarak resimde var etmektedir.

Sanat sadece bir duygu yansıması değil aklın yönlendirdiği sezgisel ve düşünsel bir anlatım biçimidir. Vasıf Pehlivanoğlu’nun resimlerini de bu çerçevede düşünmek, değerlendirmek gerekir. Çünkü sözün bittiği yerde deniz, kent, doğa vardır; akıl, duygu, his vardır. Bir başka deyişle desen vardır, resim vardır. Kısacası denize doğru bakış vardır.

Denizhan Özer
Ocak 2017, İstanbul

 

(1) (Saman Köpekler, John Gray, Yapı Kredi Yayınları, 2008, sayfa 108, Çeviren: Dilek Şendil)
(2) (Yöntem Araştırmaları, Jean Paul Sartre, Alan Yayıncılık, 1988, sayfa 130, Çeviren: Rıfat Kırkoğlu)
(3) (Sanatın Boyutları, Sıtkı M. Erinç, Ütopya Yayınevi, 2004, sayfa 44)
(4) (Görünürlüğe Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar, John Berger, Metis Yayınları, 2009, Sayfa 31, Çeviren: Bülent Somay)
(5) (Estetik Boyut, Herbert Marcuse, İdea Yayınevi, 1997, sayfa 28, Çeviren:Aziz Yardımlı)
(6) (Sanatın Boyutları, Sıtkı M. Erinç, Ütopya Yayınları, 2004, Sayfa 13)
(7) (Modernite Nasıl Unutulur, Paul Connerton, Sel Yayıncılık, 2014, Sayfa 98, Çeviren: Kübra Kelebekoğlu.)
(8) (İmkansızlığın Politikası, Jean-Michel Besnier, Ayrıntı Yayınları, 1996, sayfa 213, çeviren: Işın Gürbüz.)
(9) (Vasıf Pehlivanoğlu Karşılaşmalar Sergisi, 2011,  Denizhan Özer, A.S.M. Sergi kataloğu, Sayfa 2)
(10) (Hayatın Anlamı, Terry Eagleton, Ayrıntı Yayınları, 2012, Sayfa 25, Çeviren: Kutlu Tunca)
(11) (Yaratma Cesareti, Rollo May, Metis yayınları, 2013, sayfa 123, Çeviren: Alper Oysal)
(12) (Yaratma Cesareti, Rollo May, Metis Yayınları, 2013, Sayfa 74, Çeviren Alper Oysal)